Yasin SERT – Biyofonksiyonel TIP https://www.biyofonksiyoneltip.com Dr. Yasin SERT Fri, 25 Dec 2020 08:28:34 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.2.4 https://www.biyofonksiyoneltip.com/wp-content/uploads/2019/09/health-care-shield.png Yasin SERT – Biyofonksiyonel TIP https://www.biyofonksiyoneltip.com 32 32 GUT HASTALIĞI https://www.biyofonksiyoneltip.com/2020/12/25/gut-hastaligi/ Fri, 25 Dec 2020 08:18:52 +0000 http://www.biyofonksiyoneltip.com/?p=1585 Latincede Gut damla anlamında olup, bu hastalıkta ürik asit kanda artmakta ve sonuç olarak eklemlerde ürik asit kristallerinin birikmesiyle oluşan eklem iltihaplanmasıdır. İlgili eklemde oluşan iltihap  ağrı, şişlik ve sertlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Gut hastalığı genel olarak ciddi ağrıya sebep olan günlük yaşantıyı olumsuz etkileyen  hatta geceleri dahi uykuyu etkileyen bir tablodur. Genellikle halk arasında zengin hastalığı olarak bilinmektedir.

Normalde belirli sınırlarda olan ürik asit vücut için antioksidan özelliği ile faydalıdır. Ürik asit vücutta arttığında ise vücudu olumsuz etkiler ve bazı hastalıkların oluşmasını tetikler. Kadınlarda olan östrojen hormonu böbrekler aracılığı ile ürik asidin atılmasını destekler. Bu nedenle erkeklerde ürik asit daha fazla artar. Kadınlarda da menopozla birlikte östrojen seviyeleri azalınca  ürik asit düzeyi artar. Normalde Gut hastalığı erkeklerde daha fazla görülmekle birlikte 60 lı yaşlardan sonra kadınlarda görülme sıklığı da artar.

GUT HASTALIĞI HANGİ BELİRTİLERLE ORTAYA ÇIKAR ?

Bu hastalık çoğunlukla ayak baş parmak ekleminde şişlik ve ağrı şeklinde ortaya çıkar. Ayak baş parmağı dışında Tüm ayak, ayak bileği, el, el bileği ve dizlerde de kendini gösterebilir. Gut hastalığı genelde uyarıcı bir işaret vermeden aniden oluşur ve çoğu zaman gece açığa çıkarak kişi sabah uyandığında şişmiş ağrılı ve sert bir eklemle karşı karşıya kalır. Gut hastalığı alevlenmeler şeklinde ortaya çıkar ve şiddetli ağrı ile karakterizedir. Etkilenen eklemde ısı artışı mevcuttur. İlgili eklem üzeri cilt kızarık, şiş ve aşırı hassastır. Bu bölgeye hafif bir dokunmada dahi  ciddi ağrılı ve hassastır. İlgili eklemde hareket kısıtlanır, ayak üzerine basmak dahi çok zorlaşır. Bazen dirseklerde, ellerde ve kulak arkasında Tofüs adı verilen nodüller (şişlikler) açığa çıkabilir. Ani ortaya çıkan Gut hastalığında genelde ataklar 3-10 gün içinde yatışır ve eklem rahatlar. Burada önemli husus bir sonraki atağın ne zaman ortaya çıkacağıdır. Bazen 1-2 ay sonra atak olabilmekte bazen de belirli bir süre atak oluşmamaktadır. Atakların oluşmasını önlemek adına ilgili önlemler alınmaz ise her yeni atak daha ciddi belirtilerle ortaya çıkabilir ve hastalığın iyileşme süresi  giderek uzayabilir. Her yeni  atak ilgili eklemde ve çevre dokuda kalıcı hasar oluşabilme potansiyeline sahiptir. Kalıcı hasarlar oluşmaması için yeni atak oluşumunun önüne geçilmeli  ve bu yönde tedaviler uygulanmalıdır.

GUT  HASTALIĞININ  OLUŞUMUNU TETİKLEYEN  FAKTÖRLER  NELERDİR ?

Bir çok hastalıkta olduğu gibi burada da genetik yatkınlıktan bahsedilebilir, Sizden önceki kuşaklarda gut hastalığı varsa sizde ve çocuklarınızda gut hastalığı çıkma olasılığı bir miktar fazladır. Ancak burada asıl vurgu yapılması gereken nokta beslenme hatalarıdır. Sağlıksız gıdaların aşırı tüketimi  neticesinde kan da Ürik asit seviyeleri çok artmaktadır. Normalde ürik asit böbrekler üzerinden  idrar olarak atılmaktadır. Böbreklerin atılma kapasitesinin üzerinde vücut ta ürik asit oluşursa , atılamayan fazla  ürik asit kristalleşerek eklemlerde ve çevre dokularda birikmeye başlar ve karşımıza gut atağı olarak çıkar. Vücudumuzda kanda ürik asit seviyesi 2,5-6 mg/dl aralığında olmalıdır. İlk başta belirti vermeyen yavaş yavaş kanda seviyesi yükselen ürik asit karşımıza gut atağı şeklinde çıkabildiği gibi tedavi edilmez ise diyabet-hipertansiyon-koroner kalp hastalığı-böbrek hastalığı gibi hastalıkların oluşumuna da katkı sağlayabilir. Gut hastalığı yaşayan kişilerin büyük çoğunluğunun aynı zamanda kilo problemi olan, insülin direnci olan, şeker  toleransı  bozuk olan, metabolik sendrom, diyabet, hipertansiyon, böbrek hastalığı olan kişiler olması gut hastalığına giden süreçte bu hastalıkların neden olduğu kronik enflamasyonun ( iltihap )  önemli etken olduğunu düşündürmelidir. Gut hastalığı olan hastaların büyük çoğunluğunun aynı zaman da metabolik sendromu olan kişiler olması, bu kişileride özellikle göbek çevresi ve iç organlarda yağlanmamın fazla olduğunu biliyoruz. Vucutda fazla yağ dokunun bazı kimyasal maddeler salgıladığını ve enflamasyona yol  açtığını unutmayalım. Örneğin yağ dokudan salınan protein yapıda sitokin adını verdiğimiz maddeler enflamasyonu artırarak zamanla damar sertliğine sebep olmaktadır. Bu tür kişilerde tedavi-diyet-egzersiz önlemleriyle kilo verildiğinde enflamasyona  neden olan maddeler azalacağından  sağlık durumlarında ciddi düzelmeler görülecektir. Gut hastalığına bakışta bu hususları gözden geçirerek altta yatan asıl sebepleri  bulmalı ve ortadan kaldırmaya çalışmalıyız. 

ÜRİK ASİT  VÜCUTTA  NASIL  ARTAR ?

Genelde ürik asit deyince akla ilk gelen  hayvansal  gıdalar olmaktadır. ( zengin hastalığı denmesi…) Ancak son yıllarda anlaşıldığı üzere proteinli  gıdalar kadar, şekerli gıdalar özellikle glikoz-fruktoz şurubu içeren ve çok tüketilen gıdaların ürik asit oluşumunda çok etkili olduğudur. Mısır nişastası kimyasal işlemlerden geçirilerek glikoz ve früktoz şurubu elde edilir. Mısır şurubunun yüzde 80 i früktoz yüzde 20 si ise glikoz şurubundan oluşur. Şuruplar şekerden daha tatlı ve ucuzdur o yüzden son yıllarda çok tercih edilmektedir. Glikoz ( üzüm şekeri ), Fruktoz ( meyve şekeri ) , Galaktoz ( süt şekeri ) olup bunlar şuruplarla karıştırılmamalıdır. Örneğin meyve şekeri olan früktoz ile mısır nişastasından elde edilen  früktoz şurubunun metabolizmada etkileri çok farklıdır. Son yıllarda giderek artan kanser başta olmak üzere bir çok kronik hastalığın oluşumunda bu şurupların önemli etkisi bulunmaktadır. Hayvanlarda yapılan çalışmalar da ; früktoz şurubu verildiğinde hızlı bir şekilde kanda ürik asit arttığı ve idrarla atılımın azaldığı  gösterilmiştir. Kimyasal işlemle üretilen früktoz şurubunun  diyabet, hipertansiyon, obezite, kolesterol yüksekliği, kalp damar hastalıkları, karaciğer yağlanması, böbrek hastalıkları ,depresyon ve kronik iltihabi hastalıkların oluşmasında önemli etken olduğu gösterilmiştir. Gut hastalığın da bu hastalıklarla birlikte görülmesi fruktoz şurubu üzerinde düşünmemizi gerektirmektedir. Normalde früktoz ve ürik asitin kanda yağları artırdığı ve karaciğerde yağlanmaya sebep olduğu gösterilmiştir. Yapılan çalışmalarla belirli süre düzenli  früktoz şurubu alanlarda hızlı bir şekilde insülin direnci geliştiği gösterilmiştir.(Fruktoz şurubu hangi  yiyeceklere katılmakta  netden bakınız)

Alkol tüketenlerde yan ürün olarak oluşan laktik asit, böbreklerden ürik asit atılımını azaltarak gut hastalığı oluşumunu tetikleyebilir. Özellikle bira kullanımı metabolik  sendroma gidişi hızlandırır. Çok bira tüketenlerde  iç organlarda ve göbek çevresinde oluşan aşırı yağlanma metabolik bozukluğun bir sonucudur.  

Yine Hipertansiyon hastalarının sıkça kullandığı Tiazid grubu diüretik (idrar söktürücü) ilaçların ürik asidi artırdığını biliyoruz. Belirli bir süre ürik asit yüksekliğinde ise nitrik oksit sentezi azalır. Damar genişletici özelliği olan nitrik oksidin azalması ise damar fonksiyonlarının bozulmasına, damarların kasılmasına ve yüksek tansiyona neden olmaktadır. Ürik asit normal seviyeye geldiğinde ise damar fonksiyonları da düzelecektir. Burada merkez tıbbın hipertansiyonu tedavi etmek için kullandığı ilacın zamanla tansiyonu yükseltebileceği gerçeği de üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir husustur.

Kurşun, arsenik, civa , kadmiyum gibi ağır metal birikimi de kanda ürik asit artışına sebep olmaktadır. Hastalarda ağır metal temizliği yapıldığında ürik asit azalmaktadır. Kanda ürik asit artışı vücutta enflamasyona  neden olan  CRP üretimini de artırır.

Genel olarak Gut hastalığının ortaya çıkmasını kolaylaştıran faktörler;

1.Su tüketiminin yetersiz olması (normalde kgx40 cc su tüketilmelidir.)

2.Aşırı hayvansal gıda tüketimi

3.Fruktoz-Glikoz şurubu tüketimi

4.Aşırı alkol tüketimi

5.Ağır metal birikimi

6.Bazı ilaçların uzun süre tüketimi

7.Hareketsiz yaşam

8.Düzensiz ve yetersiz uyku

9.D ve C vitamini eksikliği

10.Bozulmuş bağırsak florasıdır.

PÜRİN NEDİR?  PÜRİN ÜRİK ASİT  İLİŞKİSİ  NASILDIR?

Beslenmede yer alan yiyecek ve içeceklerde bulunan bir tür kimyasal bileşiğe Pürin adını veriyoruz. Temel olarak pürinler canlıların temel yapı taşlarından biri olup hücrelerin çekirdeklerinde bulunurlar. Pürinler vücutta üretilen ve dışardan alınan yiyecekler vasıtasıyla oluşan şeklinde iki tiptedir. Ekzojen yani dışardan yiyecekler ile alınan pürinler karaciğerde metabolize edilir, pürinler parçalanınca ürik asit adı verilen atık maddeler oluşur. Kan dolaşımına salınan ürik asit böbrekler tarafından süzülür ve idrar yolu ile dışarı atılır. Kanda ürik asit artar ve böbreklerden yeterince atılamaz ise bu durum böbreklerde taş oluşmasına ve bazı kişilerde de gut hastalığına neden olabilmektedir. Bu tip hastalıklarda pürinden zengin gıdaların ve yine pürinlerin metabolizasyon kabiliyetini engelleyen (alkol-doymuş yağlar..)  gıdaların tüketimi azaltılmalıdır.

GUT HASTALIĞINDA  TEDAVİ  NASIL OLMALIDIR?

Merkez tıbbi yaklaşımda klasik tedavide bazı ilaçlar ( ağrı kesici, nsaid ilaçlar, allopurinol , kolşisin, kortizon , acth, febuxostat…) kullanılmaktadır. Tüm kronik hastalıklarda olduğu gibi Gut hastalığında da hastalığa neden olan alt nedenlerin tespit edilip ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu nedenleri dikkate almaksızın ilaçlarla tedavi sadece belirtileri baskılar ve günü kurtatır. Asıl iyileşme ve tedavi ana nedenlerin tespit edilip ortadan kaldırılması ile olacaktır.

Öncelikle gut hastalığına neden olacak beslenme tarzı düzenlenmelidir. Hayvansal  ( proteinden zengin ) gıdaları tamamen kesmek değil ancak daha kontrollü tüketmek önemlidir. Hazır-paketli-konserve-rafine edilmiş gıdaları tüketmekten vaz geçilmelidir.  Fruktoz  ve glikoz şurubu içeren gıdalar kesinlikle alınmamalıdır. Güneşten yeterince faydalanmak önemli, vitamin D eksikliği varsa hekim kontrolünde tedavi edilmelidir. Kişinin kullandığı ilaçlarda ürik asiti yükseltme özelliği olan varsa bu ilaçlar gözden geçirilmelidir. Kişide İnsülin direnci varsa bunun tedavi edilmesi gerekmektedir. Gut atağı geçtikten sonra kişiyi düzenli egzersiz yapması hususunda bilinçlendirmek gerekir. Vücuttaki kronik iç yangının azalması için toprakla teması sağlanmalıdır. Yeterli ve düzenli uyku vücudun hormonal  dengesi ve iyileşmesi açısından önemli olup gut hastalığında da uyku düzeni sağlanmalıdır. Kimyasal ilaçlarla kişiyi uyutarak  istenilen etkiyi alamayız. Akupunktur tedavisi, nefes tedavisi, melatonin desteği yöntemlerle uyku düzeni sağlanmalıdır.

Biyofonksiyonel  Tıp  Kliniğimizde, Gut hastalığında semptomların ( ağrı, şişlik, hassasiyet …)  hızlı bir şekilde düzelmesi, altta yatan nedenlerin düzelmesi, toksin ( ÜRİK ASİT )  ve metallerin vücuttan uzaklaştırılması adına çok etkili olan OZON TERAPİ, AKUPUNKTUR,  HACAMAT , DAMARDAN UYGUN DOZ C VİTAMİNİ  tedavileri uygulanarak hızlı sonuç alınmaktadır.  

Dr. Yasin SERT

]]>
FİBROMİYALJİ https://www.biyofonksiyoneltip.com/2020/11/30/fibromiyalji/ Mon, 30 Nov 2020 18:03:06 +0000 http://www.biyofonksiyoneltip.com/?p=1580 FİBROMİYALJİ NEDİR ?

Fibromiyalji sendromu dediğimiz hastalık aslında  kas-iskelet sisteminde uzun süreli devam eden, vücutta yaygın ağrı ve hassasiyete yol açan bir yumuşak doku romatizmasıdır. Uzun süreli ağrı ve hareket kısıtlılığına yol açan sendromlar arasında fibromiyalji sendromu iş gücü kaybı ve ilaç-tedavi masrafları açısından ön sıralarda yer almaktadır. Çoğu zaman yumuşak doku romatizması yada kas romatizması olarak adlandırılmaktadır. Fibromyalji, giderek daha fazla tanınan ve tanı konulan  kronik bir hastalık olup, kas iskelet sisteminde yaygın ağrı ile karakterize  olup karşımıza daha çok  Ağrı, sertlik, yumuşak dokularda  hassasiyet, genel yorgunluk, algı – dikkatte  azalma  ve uyku bozuklukları şeklinde çıkmaktadır.


En sık görülen ağrılı bölgeler boyun, sırt, omuzlar, pelvis (leğen kemiği) ve uzuvlar (kollar ve bacaklar) olup herhangi bir vücut parçasında da ağrı ortaya çıkabilir. Her yaştan ve ırktan kadınların daha yüksek bir yüzdesi etkilenmesi söz konusu  ise de bu hastalık  erkekleri  ve  çocukları da etkileyebilmektedir. Hastalığın psikolojik semptomları ve psikolojik yönü olması nedeni ile de bu hastalarda sosyal problemlerin tedavisi de önemlidir. Psikolojik semptomların ağırlıkta olduğu hastalar bazen doktorlar tarafından yanlış bir biçimde etiketlenebilmektedirler. 

 

FİBROMİYALJİNİN OLUŞUM NEDENLERİ  NELERDİR ? 

Fibromiyalji sendromu’nun nasıl  geliştiği tam olarak bilinmemekle birlikte Yapılan araştırmalarda bazı teoriler ileri sürülmektedir. Bu teoriler arasında; uyku bozukluğu, ağrı algılama bozukluğu, santral sinir sisteminde nörotransmitter denilen kimyasal  maddelerin dengesizliği, sinir sistemi ve hormonal sistem bozukluğu, kas işlevlerinde bozukluk, sempatik sinir sisteminin aşırı çalışması vb. olarak sıralanabilir. 

Fibromiyaljinin  merkezi bir işlev bozukluğu olduğu  (sinir sistemi ve hormonal sistemde denge bozulması)  ve  nöroendokrin / nörotransmitter disregülasyonu (düzensizliği)  sonucu oluştuğu düşünülmektedir.

Fibromiyaljisi olan birçok hastada Bazı nörotransmitterlerin düzenlenmesindeki değişiklikler olduğu örneğin SEROTONİN  ve P maddesinin disregülasyonu (düzeninin bozulması)  ile  depresyonun yanı sıra ,ağrı, stres ve kaygı ile ilişkili beyin kimyasallarının değiştiği bilinmektedir.

Fibromyalji hastalarında artık artan sayıda bilimsel çalışmalar ile çoklu fizyolojik anormallikler tesbit edilmiştir. Düşük serotonin, melatonin, growth hormon ve triptofan seviyelerine ve sitokin  fonksiyonundaki anormalliklerin ,  HPA ekseninin bozulmasına  ( vücudun bir çok fonksiyonunun düzenlenmesinde ve vücudun strese karşı oluşturduğu cevabın oluşmasında HPA aksı çok önemlidir ),  Omurilikte P maddesinin düşük kan akışı seviyeleri ve beyinde talamus bölgesinde kan akımı düşüşü şeklindedir. Metabolizmada ve hormonal anomalilerde farklılıklar, sinirlerin aktivitesini etkileyen maddeler (nöroendokrin) ile kan akışının azalması ve azalmış mukavemet ve yorulmaya katkıda bulunur.

Fibromiyaljide yine bir çok kronik ve otoimmün hastalığa neden olan; kronik enflamasyonun  (iltihabi süreç)  olduğu bilinmektedir. Son çalışmalarda da fibromiyalji oluşumunda kronik enflamasyonun yanında mitokondrial disfonksiyon ve artmış oksidatif stresin önemli rol oynadığı kanıtlanmıştır.

Omurilikte yer alan birincil ağrı kontrol merkezinin çevre dokulardan gelen ağrı sinyallerini filtreleyemediği ve hafifletemediği de gösterilmiştir. Bu hastalarda Kaslarda mikro-sirkülasyonun (kılcal kanlanmanın) bozulduğu bu yönüyle de  aşırı egzersiz veya yoğun çalışmanın olumsuz etkiler ortaya çıkaracağı unutulmamalıdır.  

Vücudun herhangi bir bölgesine bası uyguladığınızda ağrı olmazken, fibromiyaljili hastalarda hafif uyaranlarda dahi ağrı olmaktadır. Fibromiyaljili hastaların aşırı duyarlı olması, tekrarlayan ağrılı uyaranların beyinde ağrının algılanmasını sağlayan bazı kimyasal moleküllerin (nörotransmitter) düzeylerinin artması ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Daha basit anlatımla merkezi sinir sisteminde yani beyinde ağrının değerlendirilmesi esnasında ortaya çıkan bazı kimyasal değişimler sonucu ağrı ne yazıkki olduğundan daha şiddetli algılanmaktadır. Ağrı sinyallerine duyarlılık arttığı için ağrı eşiğide düşmektedir. Fibromiyaljili hastaların beyinlerinde ağrı hafızası oluştuğundan ağrıyı unutamazlar.

Biyofonksiyonel Tıp bakışı ile insan vücuduna yaklaşım yazımızda belirttiğimiz ana hususlar çevresinde hücre ve dokuların bozulmasına neden olan temel mekanizmalar burada da geçerlidir.(yazının detaylarına web sitemizden ulaşılabilir) Wallace etyolojik (hastalığın nedenleri- klasik batı tıbbı) faktörleri özetler ve buna göre fibromiyaljide alt nedenlerin görülme sıklığı aşağıdaki gibidir:

• Bilinmeyen etiyoloji: % 40       
• Tek travma atağı: % 15      
• Zayıf vücut mekaniği:% 15           
• Enfeksiyon sonrası:% 10        
• Duygusal stres:% 10     
• Otoimmün hastalığa bağlı :% 5      
• Diğer nedenler:% 5      

FİBROMİYALJİDE KLİNİK BELİRTİ VE BULGULAR NELERDİR ? 

Klinik belirtileri kas-iskelet sistemine ait olanlar, kas-iskelet sistemi dışı olanlar ve eşlik eden belirtiler olarak üç kısma ayırmak mümkündür. 

A-  Kas İskelet Sistemine Ait Belirtiler: Ağrı, tutukluk, yumuşak dokularda şişlik hissi olarak sıralanabilir.
B-  Kas İskelet Sistemi Dışı Belirtiler: Yorgunluk, sabah tutukluğu, uyku bozukluğu, uyuşukluklar.
C- Eşlik Eden Belirtiler: Duygusal değişkenlik, baş ağrısı, adet dönemi ağrıları, ishal veya kabızlık, kuru göz belirtileri, raynaud fenomeni (el ve ayaklarda soğukta oluşan renk değişikliği) vb.

Klinik bulgular; Fibromiyaljide  birden çok  belirti olabilmektedir.    

• Ağrı
• Tetik noktaları (kulunç noktaları)
• Yorgunluk
• Uyku sorunları
• Depresyon
• Ellerde hissizlik veya karıncalanma hissi
• Ayaklarda (parestezi, his azalması,uyuşukluk..)
• Yoğunlaşmada güçlük, dikkat ve hafıza zayıflığı
• Huzursuz bacak sendromu
• Ruh hali değişikliği
• Göğüs ağrısı
• Mesane sorunları
• Ağrılı menstrual dönemler
• Baş dönmesi
• Kaygı, stres
• İrritabl bağırsak semptomları
• Baş ağrısı ve yüz ağrısı

Romatoloji kliniklerinde görülen ağrılı hastaların bir çoğu aslında fibromiyaljidir. Fibromiyaljiden muzdarip hastalarda Fibromiyalji ağrısı şu şekilde tanımlanmıştır: Vücudun farklı bölümlerini etkileyen ve  farklı Yoğunlukta olan derin, yaygın ve kronik bir ağrıdır. Derin kas ağrısı, zonklama, seğirme, bıçaklanma şeklinde ağrı çekme olarak tarif edilmektedir.Özellikle sabah kalkıldığında daha şiddetli olan ağrı ve sertlik şikayetlerinin yine  soğuk ve nemli  hava maruziyeti ile arttığı ve bu ağrının sigara, uykusuzluk, aşırı yorgunluk, aşırı fiziksel aktivite, aşırı hareketsizlik, gerginlik, sinirlenme, kaygı ve stres durumlarında daha fazla ortaya çıktığı bilinmektedir.  

Ağrılı nöbetler de karıncalanma gibi nörolojik şikayetlerin yanında  vücut ta yanma hissi de sıklıkla görülür ve ciddi rahatsızlığa neden olur. Hastanın Ağrı şiddeti ve vücutta sertlik durumu Sabaha karşı  genellikle daha kötüdür. Ağrıyı etkileyen ve  artıran  faktörler arasında soğuk / nemli hava, Restoratif olmayan uyku, fiziksel ve zihinsel yorgunluk, Aşırı fiziksel aktivite, fiziksel hareketsizlik, endişe ve stres sayılabilir. Fibromiyalji den muzdarip hastalarda Vücudun farklı bölgelerindeki pek çok noktalarda hassasiyet mevcuttur. Bu hem spontan hassasiyet hem de basınç hassasiyeti şeklindedir. Fibromiyaljiyi teşhis etmek için vücudun  en az 11 farklı noktasında tetik nokta tesbiti önemlidir. Romatoloji  kliniklerinde yapılan büyük hasta serilerinde Fibromiyaljinin belirtilerine ve sıklığına bakacak olursak; 

Semptomlar:  (ortalama-aralık) 
Birden fazla bölgede ağrı %100 (100)
Sertlik % 78 (76-84)
Her yerde acı %64 (60-69)
Yumuşak hassas dokular  %47 (32-64)
Yorgunluk  %86 (75-92)
Zayıf uyku  %65 (56-72)
Paraestezi  54 (26-74)
Kaygı % 62 (48-72)
Baş ağrısı  %53 (44-56)
Dismenore  %43 (40-45)
İrritabl bağırsak % 40 (30-53)
Huzursuz bacak sendromu  %31( 27-36)
Depresyon  %34 (31-37)
Raynaud sendromu  %13( 9-17)
Kadın üretral sendrom  %12 şeklinde rapor edilmiştir. 

Fibromiyaljinin yorgunluğu ise  en basit günlük faaliyetlerde bile kişiyi engelleyen her şeyi kapsayan bir tükenme şeklinde olup, bazen de hem zihinsel hem de fiziksel olarak Sınırlı bir işlev kabiliyeti şeklinde olabilir. Normalde yoğun çalışma sonucu oluşan yorgunluk dinlenme ve uyku ile düzelirken  fibromiyaljili  hastalarda sürekli devam eden bir yorgunluk söz konusu olup adeta tükenmişlik şeklinde olup  bazende kolunu bile kaldıramama hali olabilmektedir.

Fibromiyalji hastalarının uykuda derinleşmesine engel olan düzensizlikten dolayı bu hastalar sıklıkla gün içinde uykulu halde olup uyanıp yenilenmemiş gibi görünürler ve Bol bol uykuya dalmak için çaba sarf ederler. Fibromiyaljiyle ilişkili olarak Gece kas spazmları ve özellikle bacaklarda kasılmaya bağlı (periyodik ekstremite hareket bozukluğu veya gece gündüz miyoklonus) ve huzursuz bacak sendromu da olabilir. Sonuç olarak; hastalar acı çekerler ve uykunun derin restoratif aşamasını (dinlenme,tamirat,onarım )  kaçırırlar. (uykuda  4. evre). Dinlenemeden sabah yorgun şekilde kalkarlar.

Bazı çalışmalar göstermiştir ki, hastaların gece uykuda sıklıkla beyin aktivitelerinin patlamaları şeklinde yarı uyku yarı uyanıklık şeklinde  alfa dalgası hakimiyeti olan safhada oldukları ve  hastaların derin uykuya giremedikleri tespit  edilmiştir. Normalde gece delta dalgalarının yoğun olduğu derin uyku sürecinde growth hormon ( büyüme hormonu ) salınımı olmaktadır.

Fibromiyaljide derin uykuya girilemediğinden growth hormon salınımı azalmaktadır.Çocuklar ve gençlerde growth hormon büyüme ve gelişmeyi sağlarken erişkinlerde ise hücrelerin ve dokuların yenilenmesi, tamiratı ve gençleşmesini sağlar. Günlük yaşam esnasında fizik aktivite, dış maruziyetler ve metabolik olaylar neticesinde hücre ve dokularda mikro hasarlar meydana gelmektedir. Bu hasarların tamiratı açısından growth hormon salınımı çok önemlidir. Fibromiyaljide yeteri düzeyde growth hormon salınamadığından yıpranan hücre-doku-kasların tamiratı ve yenilenmesi sekteye uğrar buda sürekli ağrı ve halsizliğe neden olur.  


Fibromyaljiye yakalanmış birçok hasta da Baş ağrısı ve yüz ağrısı ,Boyun ve omuzlarda hassasiyet veya sertlik, Çene eklermi (Temporomandibular eklem (TMJ) disfonksiyonu ve  Çene eklemlerini ve çevreleyen kasları etkileyen patolojik durumlarda  sıklıkla görülür. 

FİBROMİYALJİ NASIL TEŞHİS EDİLİR ?

Fibromiyalji teşhisinde kesin laboratuvar testleri yoktur . Doktorlar hastaya hastalarda doktora  güvenmeli, hastaların geçmişleri, hastalıkta kendini bildiren belirtiler, fizik muayene ile  manuel triger-point  noktası (ağrılı sertleşmiş noktaların) incelemesi ve tespiti, birden çok triger point ( kulunç nokta varlığı)  ve karakteristik yerlerde olması teşhiste önemlidir. Fibromyalji hastasının doğru bir teşhis alması için geçen süre, ortalama 5 yıl olarak tahmin edilmektedir. 

Birçok doktor bu hastalık hakkında hala yeterince bilgi sahibi değildir veya fibromiyalji hakkında yeterli eğitim alınmamıştır. Laboratuvar testlerininde  sıklıkla negatif olduğunu ve birçok fibromiyalji semptomunun diğer hastalıkların semptomları ile benzediğini , mevcut semptomların fibromiyaljiye ait olup olmadığının kanıtlanmasının  zor olduğundan, kapsamlı araştırmanın zor ve masraflı olduğundan çoğu zaman doktor ve hastalar  açısından hastalığın seyri ve teşhisi  hayal kırıklığına uğramaktadır.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta da romatoid Artrit veya lupus gibi diğer hastalıkların varlığında  fibromiyaljiyi ekarte etmede yaşanan  zorluktur. Burada Fibromiyaljiye özel kendi karakteristiği ile teşhis etmek önemlidir.

Fibromiyalji tanısı almak için hasta aşağıdaki tanı ölçütlerini karşılamalıdır.  

1.Vücudun dört kadranının tamamında en az 3 ay boyunca süren yaygın ağrı,

2.Belirtilen 18 noktadan en az 11 tanesinde hassasiyet  veya ağrı olduğu ve basınç uygulandığında hassas noktaların tespiti önemlidir. (fibromiyalji tanısında; hastanınen az 3 ay boyunca süren yaygın ağrıları var  ve vücut da en az 11 nokta var)  

Belli sayıda Triger hassas noktaların varlığı tüm doktorlarca kabul görmesede önemlidir.  Fibromiyalji teşhisinin konulması çok da kolay değildir; çünkü hastalığa özgü bir laboratuvar testi yoktur. Benzer şikayetleri yapabilecek başka bir hastalık olduğundan olmadığından emin olmak gerekir. Hasta, hekim tarafından dikkatlice muayene edilmeli, gerutin  biyokimya ve kan tahlilleri istenmeli ve tiroid fonksiyon testleri vb.yaptırılmalıdır. Genelde uzun süren kas-iskelet sistemi ağrısı ile birlikte yorgunluk ve vücudun belirli bölgelerindeki hassas noktaların varlığı ile fibromiyalji sendromu tanısı konulur. 

FİBROMİYALJİ ORTAYA ÇIKMASINDA RİSK FAKTÖRLERİ VARMIDIR ? 

  • Cinsiyet:Erkeklere göre kadınlarda daha fazla oranda görülür.
  • Yaş:En sık erken ve orta yetişkin dönemde görülür. Ancak çocuklarda ve daha yaşlılarda da görülebilir.
  • Uyku düzeninin bozulması:Fibromiyalji  sendromunu nasıl etkilediği tam olarak bilinmemektedir. Kas spazmı ve huzursuz bacak sendromu (Bacaklarda ortaya çıkan, tam olarak tarif edilemeyen ve uykuya dalmaya engel olan garip duyu hissi) veya uyku apne sendromu (uykudayken solunumun kısa süreli durması) ile birlikte olabilir.
  • Aile öyküsü:Bu hastalık, aile öyküsü olanlarda daha fazla görülmektedir.
  • Romatizmal ve otoimmün hastalıkların varlığı:Romatoid artrit, haşimoto troiditi , lupus veya ankilozan spondilit gibi romatizmal hastalıkların varlığı fibromiyaljiye yatkınlık oluşturabilir.
  • Barsak flora ve duvar geçirgenliği bozuk olan kişiler.

 

FİBROMİYALJİDE KLASİK TEDAVİ NASIL OLUYOR ?

Her hastalıkta olduğu gibi hastanın bilgilendirilmesi ve eğitimi çok önemlidir. Hastaya sanıldığının aksine hastalığının “gerçek” olduğunu  ancak sakat bırakıcı bir hastalık olmadığı anlatılmalıdır. Tedavi uzun sürebilir ve bulgularda belirgin düzelme olana kadar hekimin düzenli takibi gerekebilir. Klasik batı tıbbı  yaklaşımında Fibromiyaljinin tedavisinin temelini ilaç tedavisi ve fizik tedavi uygulamaları oluşturmaktadır.

Hastanın öncelikle bu hastalığın uzun süreli bir hastalık olduğunu ve ağrının sürekli olmasına rağmen, vücuda zarar vermediği anlatılmalıdır.  İlaç Tedavisinde; antidepresanlar, kas gevşeticiler, ağrı kesiciler, uyku düzenleyici ilaçlar, magnezyum tedavileri genellikle uygulanmaktadır. Son zamanlarda antioksidan özelliği olan vitaminlerinde bu hastalıkta yararlı olduğu gösterilmiştir. Uzman hekim tarafından uygulanan tetik nokta enjeksiyonları fibromiyaljide oldukça etkilidir. Fizik tedavi uygulamalarında ise sıcak paketler, derin ısıtıcılar ve ağrı kesici özelliği olan elektriksel stimülasyon ile olumlu sonuçlar alınmaktadır. Egzersiz hastalıkta en önemli tedavi ve korunma yöntemidir. Özellikle gevşeme ve germe egzersizleri, yürüyüş, yüzme ve bisiklete binme oldukça etkilidir. Egzersiz tipi ve şiddeti hastaya göre ayarlanmalıdır. Kas gerginliklerinin azaltılmasında masaj gevşeme ve basınç teknikleri olumlu etkiler sağlar. Hastalara ayrıca kendilerine ve sağlıklarına daha çok zaman ayırmaları, yoğun çalışma sırasında sık sık ara vermeleri, günlük işlerinde kendilerini fazla zorlamamaları önerilmelidir. 

Ağrı yönetimininde, düzenli egzersiz ve germe programı ile, kas tonusunun korunmasına yardımcı olunmalı ve sağlamlık artırılmalıdır.,Hastanın özellikle  huzursuz bacakları veya periyodik ekstremite rahatsızlığı, hareket bozukluğu varsa gerektiğinde uyku ilacı verilebilmektedir. Eğitimli bir profesyonelle yapılan danışma oturumları ile kişiye hastalık hakkında gerekli bilgiler verilmeli hastanın ailesi içinde iletişim ve anlayışı geliştirmeye yardımcı olunmalı ve daha sağlıklı ilişkiler kurmaya yardımcı olunmalıdır.

PEKİ FİBROMİYALJİDE  BİYOFONKSİYONEL  YAKLAŞIM NASIL OLUYOR?  

Uzun yıllardır özellikle romatizmal ve otoimmün hastalıklar üzerindeki bilgi, deneyim ve tecrübelerimizden yola çıkarak, fibromiyalji başta olmak üzere birçok kronik-romatizmal-otoimmün hastalıkların ortaya çıkışında, öncelikle fizik bedenimizde ortaya çıkan bir takım belirti bulguların biranda ortaya çıkmadığını, belirli bir zaman diliminde bizim yaptığımız birtakım hatalar ve maruz kaldığımız dış etkenler  ve genetikte var olan mirasımızın üzerine bir dizi karmaşık etyopatogenetik değişimler neticesinde hastalıkların meydana geldiğini bilmekteyiz.

Fizik bedenimizde ortaya çıkan bir takım bulguların ve adına hastalık dediğimiz ve klasik modern tıbbın bir kısım isimlerle adlandırdığı bu durumlar aslında bir sonuçtur. Bu sonucu ortaya çıkaran nedenler açısından vücudumuzda meydana gelen fiziki-ruhi ve enerjisel değişimleri göz önünde tutmak bizim yaklaşımımızda  çok önemli yer tutmaktadır. Fizik bedende ortaya çıkan hastalıkların ortaya çıkmasında öncelikle beyin omurilik sistemi ve (otonom sinir sistemi) vejetatif sinir sisteminde birtakım kimyasal değişimler olduğunu, hipotalamo-hipofizer hormonal aksda patolojik değişimler olduğunu  ve bu değişimlerin gerisinde ise bir sarkaç misali sürekli uç noktalarda değişimler yaşayan duygu bedenimiz olduğunu biliyoruz.

Duygularımızdaki bu uç noktalardaki salınımların gerisinde de yoğun-karmaşık –yorgun ve sürekli bombardımana açık bilinçaltımızın olduğunu, bilinçaltımızın da bu hale gelmesinde  sürekli çökmeye musait  ruh bedenimiz olduğunu ve neticede adına hastalık dediğimiz bir takım belirti ve bulguların ortaya çıkmasında duygu bedeni, bilinçaltı ve ruh bedenimizin de etkilendiğini  ve değişime uğradığını unutmamalıyız. Bir taraftan bu değişimler yıllar içerisinde olurken neticede beyin omurilik sistemindeki  (hipotalamo-hipofizer hormonal aksda – vejetatif sinir sisteminde patolojik değişimler) kimyasal değişimler neticesinde vücudumuzda canlılığı sağlayan en küçük birim olan hücrelerde olumsuz  değişimler ortaya çıkmaktadır. Bu değişimlerin devamında hücrede bozulmaya yol açacak  (hipoksi, inflamasyonda artış, asidoz, antioksidan kapasitede düşüklük ve yetersiz detoksifikasyon ) reaksiyonlar  neticesinde zamanla  dokulardaki hücreler bozulmaya başlamakta bu bozulma uzadığı ve önlem alınamadığı durumda hücrenin DNA sında da  patolojik değişimler ortaya çıkararak  Kronik hastalığa  giden bir kısım süreçler yaşanmaktadır. 

Bir hücre;  normal şartlarda yeterli düzeyde vitamin-mineral-eser elementleri sağladığı, yeterli seviyede kanlanması ve oksijenlenmesinin olduğu, yeterli seviyede atıklarının tahliye edilebildiği ve hiçbir olumsuz etkiye (beslenme hataları,serbest oksijen radikalleri,aşırı strese maruziyet  vb) maruz kalmadığı durumda  sağlıklı halini devam ettirebilir.

İhtiyaçların belli nedenlerle karşılanamadığı, toksik atıkların yeterli seviyede atılamadığı  ve sürekli stresor  faktörlere  maruziyet durumunda o hücrenin yapısının ve fonksiyonunun bozulmaya başlaması beklenen bir sonuçtur. Hücrelerdeki bu bozulma süreci belli bir zaman zarfında olmakta (aylar-yıllar) ve sürecin sonunda  yavaş yavaş dolan bir bardağın , dolduktan sonra en ufak bir su damlası ile taşması misali bir anda hiçbir şey yokken veya birtakım  belirtiler  varken  hastalık bir anda ortaya çıkıverir. Genel pratiğimizde bize gelen hastalarımızın nerdeyse hepsinde bu sürecin aşağı yukarı bu şekilde seyrettiğini görmekteyiz. 

PEKİ BİYOFONKSİYONEL  TEDAVİ  YAKLAŞIMI  NASIL OLMAKTADIR? 

Yukarıda da anlatıldığı üzere hastalıkların ortaya çıkışında hücrelerin nasıl bozulduğu ve bu bozulmanın başlaması ve bozulmanın devam etmesinde , fizik beden –beyinomurilik kimyası ,hpa aksı-duygu-bilinçaltı-ruh beşlemesinde meydana gelen değişimler ve bu değişimlerin devamında hücrelerin bozulmasına yol açan şartların oluşması (asidoz-hipoksi-antioksidan kapasitenin azalması-yetersiz detoksifikasyon-artan inflamasyon-vejetatif sinir sistemi disregülasyonu.. ) ve kronik halde devam etmesi ; tedaviye yaklaşımda ana odak noktamızı oluşturmaktadır. 

Öncelikle yukarıda daha detaylı değinildiği üzere sağlıklı hücreyi fabrika ayarlarından uzaklaştıran olumsuz şartların düzeltilmesi, öncelikle hücrelerin ana ihtiyaçlarındaki eksikliklerin belirlenerek  bu eksikliklerin tedavisi, hücre üzerinde strese yol açan şartların düzenlenmesi-azaltılması  ve hücrede  yeterli derecede detoxa (toksinlerden arınma)  yardımcı olunması üzerine tedavimizi özetleyebiliriz. 

Bir taraftan hücrelerin üzerindeki olumsuz şartları düzeltirken  (asidoz – hipoksi – antioksidan kapasite azalması – yetersiz detoksifikasyon – artan inflamasyon – vejetatif sinir sistemi disregülasyonu.. ) , diğer taraftan bu şartların oluşmasındaki ana etmenlerdeki  ( fizik – duygu  – bilinçaltı – ruh ) sıkıntıların giderilmesi, nihayetinde hücrelerin bozulması ile hücre DNA sında meydana gelen ve hücrenin sağlıklı çalışmasını engelleyen bozulmanın tedavi edilmesiyle varmak istediğimiz hedefe varmış oluyoruz.

Burada tedavi yaklaşımımızı ana hatlarıyla özetle ifade ederken bu uyguladığımız tedavilerde modern ve tamamlayıcı tıp uygulamalarından faydalanarak ve tecrübelerimizi de  ortaya koyarak hastalarımızı tedavi etmekteyiz.   İçinizdeki iyileştirici gücü harekete geçirerek, iyileşmeye inanarak biyofonksiyonel yaklaşımla şifaya adım atmak sizin elinizde… 

Dr.Yasin SERT 

]]>
AVASKÜLER NEKROZ https://www.biyofonksiyoneltip.com/2020/07/21/avaskuler-nekroz/ Tue, 21 Jul 2020 13:21:28 +0000 http://www.biyofonksiyoneltip.com/?p=1558 Hastalık veya yaralanma sonucu kanın serbestçe bir kemiğe akması bozulursa, o bölge de kemik hücreleri ölmeye başlar. Kemik kururken, çevresindeki kıkırdak doku da bozulmaya başlar ve bu da ağrıya ve diğer bulgulara yol açar. Avasküler nekroz veya osteonekroz diye bilinen bu duruma en sık uyluk kemiğinin üstünde (uyluk ile kalça birleşim yerinde) rastlanır.

İlk defa 1738 yılında Alexander Munro tarafından tanımlanan bu hastalığın, özellikle (üst bacak kemiği) femur kemiğindeki deformasyon (yapısal bozulma) sonucu  meydana geldiği ise 19. yüzyılın ortalarında anlaşılmıştır.

Avasküler nekroz (AVN) daha sık femur adı verilen üst bacak kemiğinin baş kısmında meydana gelen ve sinsice ilerleyen bir hastalıktır. Söz konusu olan, önceleri kasıkta hafif bir sızıyla başlayan ve zaman içinde hayatı zindan eden, şiddetli ağrılarla seyreden ve ilerleyen safhada yürüme sorunlarına neden olan bir hastalıktır.

Yaşam kalitesini çok ciddi  etkileyen bu hastalıkta asıl neden femur başındaki kanlanmanın bozulmasıdır.Bir yapının kanlanmasının bozulmasının devamında o yapıdaki toksinlerin de o bölgeden uzaklaştırılmasında da problem başlamaktadır. Bu durumda da  zaten yapısı gereği az miktarda kan dolaşımına sahip olan femur kemiğinin baş kısmında geriye dönüşü olmayan bir dejenerasyon (bozulma) süreci başlamış oluyor.

Kemik dokusunun en önemli özelliği, devamlı olarak yıkılarak yeniden yapılanmasıdır. Bu yapım sürecinin sağlıklı ilerlemesi, dolaşımın iyi olması yani o bölgedeki yeterli kanlanmanın olması ve tabiki o bölgenin toksinlerden arınmasına bağlıdır. Vücutta herhangi bir bölgede dolaşım ve kanlanmada bozulma olursa o bölgedeki yapım yıkım dengesi bozulur ve tamirat süreci sekteye uğrar, avasküler nekroz hastalığında da aynı şekilde kemik dokunun yeniden yapım süreci sekteye uğramaktadır. Sonuç olarak da Yıkılan kemik dokunun yerine yeni doku yapılamaz hale gelir. Bunun sonucunda, femur başında yapısal bozukluk, yani bir tür erime meydana gelmiş olur. Bu da kemik dokuda kayıpların meydana geldiği bir sürecin başlamasına neden olur. Kemiğin küresel yapısı bozularak eklemde çökmeler oluşurken, ilerleyen safhalarda eklem kireçlenmesi ve buna eşlik eden şiddetli ağrılar kaçınılmaz olacaktır.  Erkeklerde kadınlara oranla 8 kat daha fazla görülen bu hastalığın genelde 50 yaş altındaki nüfusu etkilediği bilinmektedir. Türkiye de ise  yılda yaklaşık 2500- 3500’in civarında kişiye avasküler  nekroz teşhisi konulmaktadır.

Hastalığın Nedenleri 

Avasküler nekrozun kesin nedeni direkt bilinmemekle birlikte bilinen en önemli nedeni ise travmalardır. Dış etkenlerle oluşan travmalar ve kırıklar yanında femur ve kalça eklemine uygulanan çeşitli operasyonlar sonucuda avasküler nekrozun  tetiklendiği bilinmektedir.

Çeşitli hastalıkların tedavisinde uzun süre kortizon kullanımına bağlı olarak,bir çok dokuda ve  femur başında dolaşım bozukluğu olabilmekte ve avasküler nekroz görülme olasılığı artmaktadır. Şu anda istatistiklere bakıldığında avasküler nekroz hastalarının % 30’unda hastalığın kaynağında kortizon tedavisi olduğu düşünülmeltedir.Yine aşırı alkol kullanımı, orak hücreli anemi, gut hastalığı ve kalça ameliyatları gibi durumlarda hastalığı tetikleyen faktörler arasında yer almaktadır.

Diğer taraftan da hastaların %37’sinde avasküler nekrozun nedeni tespit edilmektedir,

Bakıldığında avasküler nekroz hastasında ne bir kaza, ne bir kırık nede kortizon tedavisi yok. Alkol içmiyor, gut ya da orak hücreli anemi gibi sağlık problemleri de yok,

Kesin nedeni belli olmayan hasta grubu oranının yüksek olması ise aklımıza başka nedenleri getirmektedir.Bu hastalığın arkasında bağışıklık sistemi ile ilgili sorunlar, vücudun toksin atılımı ile ilgili sorunlar ve genetik faktörlerin olabileceğini de düşünmemiz önem arz etmektedir.Hali hazırda Avasküler nekroz ile ilgili genetik çalışmalar devam ettiğini ancak ilgili bir gen değişiminin saptanamadığını ve yine; aynı şekilde, henüz bağışıklık sisteminde yanlış veya aşırı bir reaksiyona neden olabilecek bir durumun tespit edilemediğini biliyoruz. Nedeni BELLİ OLSUN VEYA OLMASIN avasküler nekroz vakalarının temelinde bir bağışıklık sistemi problemi yattığına işaret eden güçlü bulgular olduğunu pratikte görüyoruz. Hastalarımızın tedavi  süreçlerinde bu durumu göz ardı etmeden, bağışıklık sistemini dengeleyen tedavi yöntemlerinide uygulamak önemli.

Avasküler Nekrozda Mevcut Tedavi Yöntemleri

Avasküler nekrozda en önemli belirti şiddetli ve dayanılmaz ağrılardır. Bu hastalık ne yazık ki son derece sinsi ilerleyen ve kemik yapıda belirgin bozulmaların oluşup mevcut bozulmanın çok  ileri safhasında teşhis konabilen bir hastalıktır. Hastalığın erken evrelerinde kasık bölgesinde ara sıra yoklayan hafif bir ağrı olabilir. Aşırı şekilde  yaşam kalitesini etkilemediği için de genelde ciddiye alınmaz ve  problem giderek ilerler, zamanla Avasküler nekroz belirtileri giderek şiddetli hale gelir. Eklem bölgesindeki  bozulma arttıkça giderek ağrı da artar, kronik bir durum oluşur ve bir zaman gelir yürümek ve hatta adım atmak bile zorlaşabilir.

Batı Tıbbı yaklaşımında Tedavi için Bifosfonat grubu ilaçlar kullanılsa da, hastalığın ilaç tedavisine çok olumlu cevap vermediğini ve ne yazık ki  İlaç tedavisinin etkisiz olduğunu ve hastadaki  ağrıların ise dayanılmaz bir hal aldığı noktada doktorlar hastalarına son tercih olarak Ameliyat seçeneğini sunarlar.

Ancak hastalara son, hatta tek umut olarak vaad edilen cerrahi müdahale de etkili ve kalıcı bir çözüm sunamamaktadır. Çünkü  ameliyat ile mevcut durum üzerinde müdahale ve temizlik yapılırken aslında  hastalığın alt nedenleri devam etmekte ve hastalığın ilerlemesi de sürmektedir. Hastalara kalça protezi takılmakta, bu protezlerin kısa ömürlü, hastaların ise genelde genç insanlar olduğu düşünülürse, protez uygulamasının kalıcı bir çözüm olamayacağı da düşünülmelidir. Sonuçta burada   önünde uzun yıllar olan, hayatlarının en aktif  döneminde olan insanlar söz konusu. Ve ne yazık ki bu hastalar birçok kez ameliyat olmak zorunda kalıyor  ve yaşamları boyunca  protezleri de defalarca değişmek durumunda kalıyor.

Avasküler Nekrozda Farklı Tedaviler Mümkünmü ?

Avasküler nekroz tedavisinde uygulanan mevcut  ilaçlı ve cerrahi müdahalelerin yeterli etki gösterememesi, hastaların farklı arayışlarının karşılık bulması ve tedavi olabilmeleri açısından  biyofonksiyonel tıp yaklaşımı ile  tamamlayıcı tedavi yöntemlerinin önemini giderek artırmaktadır. Aslında bir çok kronik hastalık gibi Avasküler nekrozun da ilaçsız ve ameliyatsız pekala tedavi edilme şansı vardır. Yine tüm kronik hastalarda olduğu gibi burada da  en önemli kritik nokta, tedavi  ne kadar erken evrede başlarsa, başarı oranının da o kadar yüksek olacağıdır.

Kliniğimizde Hacamat ,Hirudoterapi,Ozon terapi, Akupunktur ve bitkisel tedaviler gibi yöntemlerin uygun doz ve seanslar da uygulanması ,biyofonksiyonel bakış açısıyla tedavi yaklaşımı neticesinde  bu ağrılı ve ilerleyen hastalıkta tahmin edilenin ötesinde olumlu gelişmeler elde edebiliriz.Az öncede değinildiği üzere hastalığın evresinin (ne kadar ileri seviyede olup olmamasının ), hem tedaviyle alınacak sonucu hem de tedavinin süresini etkilediğini unutmayalım.

Hirudoterapi

Avasküler nekrozdaki mikro dolaşım bozukluğunun düzenlenmesi ve dolaşımın güçlendirilmesi açısından sülük tedavisi de etkin seçenekler arasında dır. Sülüğün salgısı içinde bulunan iyileştirici özelliği olan enzimleri de unutmamak önemli.

Hacamat

Avasküler nekrozda mikro dolaşımın restore edilmesi açısından  hem bölgesel hemde sistemik olarak  vücuttaki toksinlerin vücuttan uzaklaştırılması yine tedavide önemli basamaklardandır.

Akupunktur

Akupunktur, bağışıklık sistemini düzenleyerek vücudun kendi tedavi edici ve onarıcı sistemlerini uyararak Avasküler nekroz tedavisinde kullanılan etkin yöntemdir . Bu hastalığın en zorlayıcı semptomların dan en önemlisi olan şiddetli ağrıların, akupunktur ile etkili bir şekilde azaltılabileceği unutulmamalı. 

Ozonterapi

Avasküler nekroz tedavisinde ozon terapi de  seçenekler arasında olup, bu tedavi ile de femur ve kalça eklemindeki kan dolaşımını düzenlenir. Bağışıklık sistemi üzerindeki olumlu etkileri de düşünüldüğünde , temelinde oto immün problemlerin olduğu düşünülen bu hastalığın tedavisinde Ozon tedavisi önemli bir rol oynar. Avasküler nekrozda görülen mikro dolaşım bozukluğunu tedavi ederken, bağışıklık sistemini dengeleyen ozon terapiyi kliniğimizde etkin  bir şekilde uygulamaktayız.

Bitkisel Tedaviler

Bağışıklık sistemini düzenleyen, kan dolaşımını arttıran ve antioksidan etkiye sahip çeşitli bitkisel takviyeler  avasküler nekrozun  tedavisinde kullanılmaktadır. Özellikle Zerdeçal, Çörek otu, halk arasında geven otu olarak bilinen astragalus ve ginseng  gibi bitkiler  hastalığın evresine göre tedavide kullanılmaktadır.

]]>
KORONA VİRÜSÜ VE OZON TEDAVİSİ https://www.biyofonksiyoneltip.com/2020/03/06/korona-virusu-ve-ozon-tedavisi/ Fri, 06 Mar 2020 07:19:34 +0000 http://www.biyofonksiyoneltip.com/?p=1519 Tüm Dünya ülkelerinin bir anda gündemine oturan, kapımızı çalan yeni bir tehdit:

Korona Virüs (2019 nCov); hakkında kesin bilgilerin netleşmediği, bilimsel ve klinik çalışmaların yeterince olmadığı CoViD.

Korona virüsün konakçı (insan) dışında, yüzeylerde ne kadar süre yaşayabileceği önem arz etmektedir. Örneğin İnfluenza (grip) virüsü ortamın sıcaklığı ve nemine bağlı olarak 5 saat ile 7 günlük sürede dış ortamda canlılığını devam ettirebilir.Yine mide bağırsak sistemine saldıran nöroviruslar sıcak ve kuru ortamda dahi 4 hafta sürede dış ortamda canlı kalabilirler. Solunum sistemine saldıran Korona virüs vb virüsler soğuk ortamı daha çok severler.Şu ana kadar Korona virüsün dış ortamda ne kadar süre kalabileceği ile ilgili bilimsel çalışma yapılamamıştır.İnsan dışı ortamlarda bu virüsün çok kısa süre kalabileceği varsayımlarına çok itibar etmemeliyiz.Normalde virüsler aktif olup hastalık oluşturmak için canlı bir yapıya ihtiyaç duyan karmaşık biyomoleküllerdir. Korona virüsün dış yüzeylerde ne kadar tutunduğunu net bilmiyoruz,bu açıdan toplu kullanım alanlarının (otobüs,metro,avm,hastane,okul,…vb) düzenli bir şekilde dezenfekte edilmesi önemlidir.

Dış yüzeyleri virüsler ve patojen mikroorganizmalar açısından dezenfekte etmenin en güçlü yöntemlerinden birisi ozon gazı ile dezenfeksiyondur. Ozon gazının SARS virüsünü ( korona virüsün kuzeni ) öldürdüğü kanıtlandığından , korona virüs üzerinde de çok etkin olacağını söylemek isabetli olacaktır.

Ozon, oksijen atomlarından üretilen veya doğal olarak tabiatda da oluşan bir gazdır. Oksijen molekülü 2 oksijen atomundan oluşur. Bu oksijen molekülleri, şimşekli fırtınalar sırasında elektrik deşarjı veya Güneş’ten gelen UV ışığı ile atomlara ayrılır. Kararsız Tekli oksijen atomları di-atomik oksijen moleküllerine yeniden gruplandırılmadan tek başına var olamaz. Bu rekombinasyon aşamasında bazı atomlar gevşek bağlı tri-atomik oksijene dönüşecektir. Bu yeni moleküle Ozon veya O3 denir.Günümüzde ozon jeneratörü denilen cihazlar vasıtası ile oksijenden ozon gazı üretilmektedir.

Ozon gazının bakteri, virüs, mantar ve protozaalar üzerinde öldürücü etkisi kanıtlanmıştır.Günümüzde dezenfektan olarak şebeke sularında bu amaçla kullanılmaktadır. Ozon, virüslerin protein nükleik asit çekirdeğini dağıtarak virüsleri yok eder ve viral RNA’ya zarar verir. Daha yüksek konsantrasyonlarda ozon, virüslerin kapsid veya dış protein kabuğunu oksidasyonla yok eder. Poliovirüs I ve 2, insan rotavrüsleri, Norwalk virüsü, Parvovirüsler ve Hepatit A, B ve C olmak üzere çok sayıda virüs ailesi, ozonun virüsidal etkilerine duyarlı olan birçokları arasındadır. Gerçekten de, ozon tarafından virüsün lipit zarfı parçalandığında, DNA veya RNA çekirdeği hayatta kalamaz.Özellikle yapılarında lipit zarf içeren virüsler ozona karşı daha duyarlıdır ve korona virüste zarflı bir virüstür.Ozon gazının bu güçlü dezenfektan etkisi nedeniyle korona virüsten korunma adına dış ortam dezenfeksiyonunda çok etkili olacağını bilmekle birlikte, insan vücudunda tedavi amaçlı farklı yollarla ( damar içi, rektal, kas içi aşı..) kullanıldığında vücudun antioksidan kapasitesini ( vücutta hücreleri hasara uğratan oksidan maddelerin bertaraf edilmesi) artırdığını, vücudun savaşcıl gücünü artırdığını yani immün sistemin gücünü artırdığını biliyoruz.Korona virüs gibi hastalık etkenlerinin kişinin immün sistemi zayıf olduğunda ölüme kadar giden sürece neden olacağını, immün sistemi güçlü kişilerin tüm hastalık etkenlerine karşı daha dirençli olduğunu unutmamalıyız.

Ozon tedavisi ile antioksidan kapasitenizi artırabilir, savaşcıl gücünüzü artırabilir bu sayede hastalık etkeni patojen mikroorganizmalara karşı daha korunmuş ve güvende olabilirsiniz..

]]>
Romatoid Artrit https://www.biyofonksiyoneltip.com/2019/11/26/romatoid-artrit/ Tue, 26 Nov 2019 06:50:52 +0000 http://www.biyofonksiyoneltip.com/?p=1414 Romatoid artrit  (RA) en sık görülen iltihabi-otoimmün eklem hastalığıdır. Kronik süregelen  bir hastalık olan RA de zaman zaman ataklar halinde alevlenmeler olmaktadır. Bu hastalıkta, etkilenen eklemlerde ağrı, şişlik, sıcaklık artışı  olmakta ve sonuçta gelişen kemik-kıkırdak hasarı ile eklemlerde fonksiyon kaybı ortaya çıkmaktadır.

ROMATOİD ARTRİTİN SEBEBİ NEDİR?

RA’da  ana neden bağışıklık sisteminin çalışma dengesinin bozulması ve vücudun kendi dokularını yabancı olarak algılayıp sağlıklı hücre ve dokulara karşı aşırı reaksiyon vermesidir. İmmün sistemin kendi dokularına karşı aşırı reaksiyon vermesinin neticesinde eklemlerde iltihap hücreleri toplanmakta  ve bu iltihabi hücrelerden dokulara zarar verecek maddeler salgılanmaktadır.

Biyofonksiyonel Tıp bakış açısıyla bu hastalık nasıl oluşuyor ?

Klasik oluşum mekanizmalarının dışında aslında bu hastalığın  temelinde kişilerin maruz kaldığı yoğun stres dönemleri ( aşırı üzüntü, kaygı, korku, geçmiş veya gelecekle ilgili bilinçdışı sorunlar, beyni adeta kemiren düşünce sarmalı vs..),vücuda yoğun toksin girişi veya vucuttan yeterince toksin atılamaması, iklimsel değişimler (aşırı nem, rüzgar, sıcaklık veya kuruluk vs..), elektromanyetik etkileşimler (mikrodalga ,cep telefonları, avm kültürü, led lamba vs..), immün sistemi sürekli yoran vucuttaki bozucu alan varlığı ( amalgam dolgu, sezaryen skarı,kulak burun boğaz ile ilgili enfeksiyonlar,bilinç dışını meşgul eden duygusal bozucular vb..)  gibi patojen faktörlerin etkisi ile vejetatif sinir sistemininde olumsuz etkilenmesi ile vücutta enerjisel ve hücresel seviyede hasarlanmalar  ortaya çıkmaktadır..Kronik devam edegelen iç-dış patojen maruziyeti sonrasında karaciğer-bağırsak gibi organlarında etkilenmesi ile enflamatuar yük  yani bağdoku yükünde artış olur.Bu önüne geçilemeyen kontrolsüz yük artışı giderek immün sistemin daha fazla uyarılmasına neden olmakta, sürekli aşırı  uyarılgan hale gelen immün sistem yaramaz bir çocuk misali adeta önüne gelen her şeye savaş açmakta ve reaksiyon vermekte.Önü alınamayan bu kısır döngünün neticesinde tüm sistemler etkinebilirken özellikle eklem ve kıkırdak tahribatı sonucu Romatoid Artrit ortaya çıkmaktadır.

Biyofonksiyonel Tıp Kliniğimize başvuran nerdeyse tüm kronik otoimmün hastalarda ana nedenlerden biriside bozulmuş bağırsak  geçirgenliğidir.Son yıllarda adından sıkça bahsedilen ikinci beyin bağırsakların sağlıklı çalışıyor olması normal geçirgenliğe sahip olması ,normalde vücuda toksin girişinin önünde bir engel – bariyer oluşturmaktadır.Yıllar içerisinde yapılan beslenme hataları, suyu az içiyor olmak, aşırı strese maruz kalmak, sigara-alkol vb alışkanlıklar, gıdaların genetiğinin bozulması, yoğun ilaç kullanımı,vucuda uygulanan bazı tedavilerin bindirdiği yükler, aşırı toksin girişi, gibi bir çok nedenle bağırsak duvar yapısı bozulup ve bariyer ortadan kalkınca geçirgenliği bozulmuş bu yapıdan vücut içine girmemesi gereken bir çok toksin ve allerjen içeri girmektedir.İnsan fizyolojisine ters olan bu toksin ve alerjenler içeri girdikten sonra nötralize edilip vucuda zarar vermeme adına Karaciğere gönderilir.Geçirgenliği bozulan bağırsaklardan sürekli yoğun bir şekilde toksin girişi devam ettiğinden yoğun mesai yapan karaciğerde bir taraftan büyüme ve yağlanma sürecine girer.Karaciğerinde kapasitesinin aşıldığı yoğun toksin girişi ile kan dolaşımına verilen alerjen ve toksinler vücutta bazı bölgelerde birikerek (eklem,snovia,kıkırdak,bacaklar,ekstremite,sırt,saçlı deri,tırnak dibi,,,) buralarda yine immün reaksiyon ile histamin vb mediatörler salınarak bölgesel kızarıklık-şişlik-ağrı ortaya çıkıyor.Bu reaksiyonların genel adı enflamasyondur.(Kronik İltihap- Kronik Enflamasyon) Meydana gelen bu kronik enflamasyonun eklem kıkırdak ve snoviada olması romatoid artritin oluşumunu tetiklemektedir.

Romatoid artritli hastalarda yine iklim değişim ve maruziyetlerinin hastalığın oluşumunda etkili olduğunu belirtmiştik.Rüzgar-Nem-Sıcak-Soğuk gibi dış patojen faktörlere belirli bir süre maruz kalınması vucudun bazı bölgelerinin yoğun etkilenimi gibi farklılıkların olmasının yanında; rüzgar maruziyetinin vucudun daha çok üst yarısını etkilediği,nem maruziyetinde ise daha çok vücudun alt yarısının etkilendiğini yaygın ağrıların vucudun daha çok etkilenen bölümüne göre ortaya çıktığını görmekteyiz.Yoğun soğuk maruziyetinde ise ileri yaşlarda kol bacaklarda dolaşımsal sorunlar,alt sırt bölgesi ve böbreklerin etkilendiği bir romatizma karşımıza çıkmaktadır.

ROMATOİD ARTRİT HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLMEKTEDİR?

RA, beyaz ırkta sık görülen romatizmal hastalıklardan biridir. Kadınlarda erkeklere oranla 3 kat daha sık görülür. Görülme sıklığı 20-50 yaşları arasında en fazla olmakla beraber her yaşta görülebilmektedir. Ülkemizdeki erişkin nüfusta, her 1000 kişinin 5’inde RA olduğu tahmin edilmektedir. Ailesinde RA olanlarda daha sık görülür. RA’lı pek çok hastada HLA-DR4 isimli bir genetik belirleyicinin var olduğu gösterilmiştir.

ROMATOİD ARTRİTTE HASTALARIN ŞİKAYETLERİ NELERDİR?

Genellikle yavaş yavaş ortaya çıkan ve haftalar, aylar hatta yıllar içerisinde özellikle el ve el bileği gibi küçük eklemlerde ortaya çıkan şişlik, kızarıklık, ağrı (artrit bulguları) gibi bulgular olmaktadır. Özellikle sabahları  veya uzun süreli hareketsizlikten sonra eklemlerdeki tutukluk (katılık/sertlik), 30 dk ya da daha fazla sürer.  Eklem tutulumu simetriktir yani çift taraflıdır. Hastalığın  erken döneminde yorgunluk, kas ağrısı, hafif ateş ve kilo kaybı görülebilir. Hastalık ilerledikçe küçük eklemlerin dışında  %20-50 oranında diz, dirsek, omuz ve kalça eklemi gibi büyük eklemler de hastalıktan etkilenebilir.

El bileğindeki eklemlerde olan şişliğe bağlı median sinir basısına bağlı elde uyuşukluk olabilir. (Karpal Tünel Sendromu) Uzun süren rahatsızlıklarda tedaviye iyi yanıt yoksa eklemlerde şekil bozuklukları meydana gelir. Diz arkasında mevcut bulunan boşlukta eklem sıvısı ile dolu olan ve Baker kisti diye adlandırılan kist oluşabilir.

 

ROMATOİD ARTRİTTE EKLEMLER DIŞINDA BAŞKA ORGANLAR ETKİLENİRMİ?

Deri: Deri bulguları olarak romatoid nodüller, Raynaud fenomeni, (uzuvlarda oluşan bir kan dolaşım rahatsızlığıdır. Özellikle soğuğa karşı uzuvların hipotermi direnci düşüktür. Yani soğukluk el ve ayak parmaklarının renginin değişmesine neden olur) piyoderma gangrenozum (ciltte, çoğunlukla bacaklarda büyük, ağrılı yaralar (ülserler) gelişmesine neden olan nadir bir durumdur) gibi deri bulguları gözlenir. Bunların içinde en sık gözleneni romatoid nodüllerdir.                      

Akciğer: Hastaların yaklaşık %50’sinde hastalığın herhangi bir evresinde Akciğer tutulumu görülmektedir. Romatoid artritte solunum sistemi tutulumu hastalığın en sık rastlanan eklem dışı bulgularından biridir. Romatoid artrit hastalığında görülen akciğer komplikasyonları plörezi (biri akciğerin dış yüzünü diğeri ise göğüs duvarının iç yüzünü saran 2 akciğer zarı arasında kalan potansiyel boşlukta sıvı birikmesi sonucu ortaya çıkan bir hastalık türü), intertisyel pulmoner fibrozis ( ilerleyici ve geri dönüşümsüz bir akciğer hastalığı olarak tanımlanıyor. Akciğerlerde bulunan hava keseciklerinin (alveol) çevresindeki dokular kalınlaşır ve kana oksijen geçişi zorlaşır), akciğer dokusunuda nodüller, havayolları tutulumu, pulmoner arterit (akciğer damarı iltihabı) gibi değişik klinik tablolar olarak görülebilir.

Göz: Romatolojik hastalıklarda göz tutulumu oldukça sıktır.Genellikle üveit, episklerit, sklerit gibi gözün çeşitli bölümlerinin inflamasyon sürecine bağlı sorunlar gözlenir.        

Sinirler: En sık görülen nörolojik bulgu, periferik sinir tutulumu bulgularıdır. İltihaba bağlı değişik sinirlere bası oluşur. En sık, median sinir basısına bağlı, karpal tünel sendromu görülür. Benzer şekilde tarsal tünel sendromu görülebilir. Merkezi sinir sistemi tutulumuna bağlı nörolojik bulgular gözlenebilmektedir.

Kalp:   RA hastalarında erken yaşta aterosklerotik kalp hastalığı gelişimine bağlı erken yaşta kalp krizi ve felç gibi bulgular ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca perikardit denilen kalbi saran zarın iltihabı da görülebilmektedir.

Damarlar: Vaskülit denilen damar duvarı iltihabına yol açabilir. Romatoid artritli hastalarda vaskülit bulguları, genellikle uzun süreli ve ağır seyirli, seropozitif olan hastalarda görülür. Vaskülit, sadece eklem yüzeyinde bulunan damarlar ile sınırlı olmayıp, vücuttaki pek çok doku ve organda bulunan damarlarda da görülebilmektedir. Klinik belirtiler çok farklılık gösterir, hastaların çoğunda damar duvarı iltihabı asemptomatiktir, yani herhangi bir belirti göstermez. Belirti gösterenlere ait en sık bulgular ise el, ayak parmak uçlarında morarma, gangren, doku kaybı, derin yara ya da ülser şeklinde olan cilt değişiklikleridir.

ROMATOİD ARTRİT TANISI NASIL KONUR?

Hastanın detaylı geçmiş hikayesinin (anamnezi) alınarak hekimlik tecrübesi zemininde teşhis konulabilir.Tesbit edilecek bulgular ışığında  RA tanısı  için çeşitli laboratuvar tetkikleri ve eklem filmleri gerekebilir.ESH,SEDİM ve RF gibi testlerin yüksekliği tanıda yardımcı olacaktır.Tüm kronik hastalıklarda bakılan bir çok parametreyede bakılır.Unutmamamız gereken RA’lı her hastada romatizma testleri yüksek çıkmayabilir. Romatizma testlerinin tek başına yüksek olması da RA tanısı koydurmaz. Her zaman klinik bulgularla beraber hekimin değerlendirilmesi anlamlı sonuç verecektir.Hastayı bir bütün olarak değerlendirmek çok önemlidir.

ROMATOİD ARTRİTİN BİZCESİ

Tüm kronik hastalıkların bir oluşum süreci mevcuttur. Oluşum sürecinde iç etkenlere baktığımızda olayın hem hücresel yönünün hem de dolaşımsal yönünün olduğunu biliyoruz. Tabi ki bunların dışında yaşanan stresler, sinir sistemi ve bilinçaltının da rolü büyük ancak bu yazıda bahsetmek istediğim dolaşımsal yönü. Her yazı dizisinde özellikle farklı bir yöne dikkat çekmek istiyorum. Aslında pek çok yazımızda bu süreçlerden genel olarak bahsettik ancak işin temeli bu noktalar olduğundan tekrar tekrar vurgulamakta fayda görmekteyiz.

Dolaşım odaklı süreçte arter (atar damar-oksijeni hücrelere taşıyan damarlar),  ven (toplar damar-hücrelerden karbondioksit-CO2 ve diğer ürünleri toplayıcı damar) ve lenfatik sistemin (vücudun savunma ve atık sistemi ile alakalı olan dolaşım ağı) düzenli ve dengeli çalışması gerekmektedir. Bu arter ve venlerin uçlarındaki en ince dalları arteriol ve venüller, besin alışverişinin yapıldığı son kısımlardır. Arter yani atardamarlardan  gelen oksijenden ve besin maddelerinden zengin kan venüllere geçmeden önce doku aralığına getirilir. Oradan atık maddeler ve karbondioksit venüllere yani toplar damar sistemine verilir. Lenfatik sistem ise doku aralığına verilen metabolik atıkları zararsız hale getirir, ortamın pH’sını yani asit baz derecesini dengeler ve toplar damara verilmeye hazır hale getirir. Venüllere zarar verecek kadar asidik olan atıklar ise lenfatik sistem aracılığıyla uzaklaştırılır, zararsız hale getirilir. Buradan anlayacağımız şey damarsal ve hücresel anlamda beslenme bağ dokusunda gerçekleşir. O zaman dolaşımsal anlamda sırasıyla düzgün çalışması gereken sistemlere bakacak olursak:

 Atardamarlar: (Arter)

  • En önemli noktalardan biri hatta en temeli soluduğumuz havadaki oksijen miktarı yeterli olmalıdır. Akciğerlerimize oksijeni yeterince alabilme konusunda çok fazla iş düşmektedir.

  • Hücrelere yeterince oksijen ve besin maddesi taşınması için kalp damar sağlığı çok önemli bir noktadır. Sonuçta kanın hücrelere taşınabilmesi için kalbimizin kanımızı pompalayabilmesi ve damarlarımızın da sağlıklı olması gerekir.

  • Ardından kanın akışkanlığının iyi olması gerekmektedir. Bunun için günlük su tüketiminizin yeterli olması çok önemlidir.

  • Kırmızı kan hücrelerinin ana yapısını oluşturan hemoglobin proteini ile onun yapısında çok önemli element olan demir miktarı yeterli olmalıdır ki yeterli oksijeni kendisine bağlayıp bir taşıyıcı gibi hücrelere iletebilsin.

Toplardamarlar: (Ven)

  • Toplar damarlar oksijenden fakir, hücresel metabolik atıklar ile karbondioksitten zengin kirli kanı bağ dokudan alıp uzaklaştırmalıdırlar. Bunun içinde venöz sistem sağlıklı olmalıdır.
  • Venöz sistem yetersizlikleri günümüzde oldukça sık görülmektedir. Venöz sistem kanın iletimi için küçük kapakçıklara sahiptir. Yaşa, günlük duruş pozisyonuna (yerçekimi) bağlı olarak yapısı daha çabuk bozulur. Masa başında çok oturan ya da ayakta çok dikilerek çalışan kişilerde bu bozulma daha çok görülür. Özellikle alt ekstremitelerde (bacaklar ve ayaklarda) çekim zayıflığına bağlı olarak şişlikler, varis görülebilmektedir.

 

 Lenfatik Sistem:

  • Maalesef çoğunlukla göz ardı edilen lenfatik sistem aslında sağlığımızın kilit noktalarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.Savunma sisteminde çok önemli bir yerİ olan lenf sisteminin aynı zamanda vücutta atık toplama ve onları zararsız hale getirme görevide çok önemlidir.
  • Zamanla lenfatik sistem de, özellikle günümüzün yanlış yaşam koşulları ve vücuttaki sistemlerdeki genel bozukluklar sebebiyle bağ dokudaki aşırı toksin yüklenmesinin neticesinde  fazla yük oluşmaktadır. Diğer sistemlerin de düzgün çalışmamasından etkilenen lenfatik sistem,  atıkları ve toksinleri yeterince detoksifiye edemediği için bağ dokudaki toksin yükü inanılmaz ölçüde artmaktadır.
  • Artan toksinler bağışıklık sistemi hücrelerini yorar. Bağışıklık sistemi hücrelerinde aşırı yorulma ve bağ dokudaki aşırı yüklenmeler sonucu, romatizmal, otoimmun ve alerjik hastalıkların pimi çekilir ve her hastada zayıf halka misali farklı bir organ veya dokuda hasara veya  hastalığa neden olur.

Biyofonksiyonel Tıp Kliniği olarak tedavi sürecinizde uyguladığımız tedavi yöntemleriyle dolaşımsal süreç ile beraber sinirsel, hücresel süreçleri de düzene sokarak hastalığı ve semptomları daha temelden çözmeyi hedeflemekte ve başarmaktayız. Dolaşımın düzenlenmesi,  vücudunuzdaki bağ dokuda artan toksinlerin uzaklaştırılması,  arter, ven ve lenfatik sistemin daha iyi çalışmasını hedeflemekteyiz.

ROMATOİD ARTRİT TEDAVİSİ

RA tedavisinde hedefler:

  • Ağrıyı azaltmak
  • İltihabı azaltmak
  • Eklem hasarını yavaşlatmak veya durdurmak
  • Sağlıklı olma hissi ve fonksiyonları iyileştirmek olmalıdır.

Klasik tedavi yaklaşımlarında tüm bunları sağlamak  adına çeşitli ilaçlar, (NSAİD, İVİG, Metilprednizolon, Metotreksat, Sülfalazin,Siklosporin..)  kullanılmaktadır. Non Steroid Anti İnflamatuar İlaçlar, Steroidler, İmmun Sistem üzerine etkili antiromatizmal ilaçlar. Ancak bu ilaçların bir çoğu oldukça güçlü ve direkt olarak bağışıklık sistemini baskılamak üzerine etki eden ilaçlardır. İlaç alınmadığı durumda hastalığın seyri hızla kötüleştiğinden, şikayetler arttığından ilaçları kullanmak zorunda olan hastalar; bir de bu ilaçların yan etkileriyle uğraşmak zorunda kalmaktadırlar. İlaç alınmama durumu da imkansız olan bu hastalık grupları hastaları çaresiz bir kısır döngünün içerisine hapsetmiş bulunmaktadır.

Biyofonksiyonel Tıp bakışı ile tedavi nasıl olmalıdır ?

Vücudumuzda yaklaşık 100 trilyon hücre olduğunu, vücudun temel yapı taşı olan hücrelerin yapısı ve hücreler arası iletişim bozulduğunda hastalıklara giden yolun aralandığını biliyoruz.O zaman işe buradan başlamak önem arz etmektedir.

Öncelikle hücrelerin mevcut durum tesbitleri yapılmalı.(Kliniğimizde Non-Lineer Sistem ile tüm vücut taraması yapılmaktadır) Mevcut eksiklikler tesbit edilip giderilmelidir.( oksijen,ferritin,vit b12,vit d,folat,mineraller,iç huzur vb..) Bu şekilde hücrelerin çalışması ve iletişimi fabrika ayarlarına döndürülmelidir.

Yine hücre-doku ve sistemleri zamanla bozan allerjen ve toksinlerin vücuda girişinin azaltılması sağlanmalıdır.(bozulmuş bağırsak geçirgenliğinin düzeltilmesi, bağırsak florasının düzenlenmesi,karaciğer yağlanması ve toksin yükünün azaltılması…)

Yine yıllar içerisinde birikmiş mevcut toksinlerin vücuttan uzaklaştırılması tedavide önemli basamaklardandır.  

Vücuda genel bir bakış çerçevesinde sistemler desteklenmeli ve güçlendirilmelidir.Vücudun içinde bulunan iyileştirici güç harekete geçirilmelidir.Onarım mekanizmalarının önündeki engeller ve blokajlar kaldırılarak onarım hızlandırılmalıdır.

Hücrelerin sağlıklı çalışması ve hücreler arası iletişimin düzenli olması , Hücrelerin çekirdeğinde bulunan DNA dan düzgün bilgi akışı neticesinde ilgili proteinlerin sentezine bağlıdır.Mevcut kronik hastalıklardan tamamen kurtulmak için DNA üzerinden gerçekleşen bilgi akışının düzenlenerek,bozulan genetik alt yapının yenilenmesi sağlanmalıdır.

Günümüzde modern tıp ilminin özeti, hastalıkların mevcut genetik miras zemininde yıllar içerisinde maruz kalınan çevresel faktörlerin olaya dahil olması ile ortaya çıktığıdır.Mevcut genetik mirasın üzerine mevcut çevresel etkenlerin kontrolü sağlanarak içinde bulunulan kısır döngüden kurtulmak mümkündür.Yaşam şekli,Beslenme düzeni,Ruh ve bilinç altı düzeni,Duygusal düzen, Beyin omurilik kimyası ve hormonal sistem düzeni,Metabolik balans vitamin mineral element düzeni,detoksifikasyon düzeni gibi bir çok yönden vücut desteklenmelidir.Yine vucutta bozucu etki gösteren hipoksi (oksijen azlığı), asidoz (vücut asit yük artışı), perfüzyon azlığı (kanlanma azlığı) ,azalmış detox mekanizmaları vücuutan ekarte edilmelidir.

Vücutta sıvıların (kan,lenf,eklem sıvısı,tükrük,gözyaşı…..) akışının değişiminin ve dönüşümünün düzenlenmesi açısından ilgili organ sistemlerin tedaviye dahil edilmeside önemlidir.

Vücutta homeostazın (vücut iç dengesi) en önemli göstergelerinden biriside vücut iç sıcaklığıdır. Romatizmal hastalarda görülen el ayak üşümesi-soğukluğu bir sonuç olup, diğer taraftan kronik enflamasyona (iltihap) bağlı artan vücut iç yangısı (sıcaklığı) önemli bir işaret olup bu iç sıcaklık azaltılmalı ve vücuttan uzaklaştırılmalıdır.

Yine kronik hastalarda gördüğümüz yapım-yıkım hormonal denge bozukluğu düzeltilmelidir.HPA (hipotalamo-hipofizer-adrenal) aksı düzenlenerek yıkım tarafına kaymış hormonal durumun yapım tarafına kaydırılıp, stres azaltılaraktan  vücudun sakinliğe geçmesi sağlanmalıdır.Ruh – Enerji –Fizik dengesi sağlanarak vücudun fabrika ayarlarına döndürülmesi önemlidir.

Yukarıda detaylı olarak anlatmaya çalıştığımız biyofonksiyonel bakış açısıyla tedavi süreci ile aslında  tedavisi yok denilen  tüm romatizmal, otoimmün ve kronik hastalıkların bilinenin aksine tedavisini mümkün kılmaktadır.

Vücudumuzu tanımamız, vücüdumuzun sınırlarını bilmemiz, içimizdeki iyileştirici gücün farkındalığına varmamız, iyileşmeye olan inancımızı pekiştirmemiz ve iyileşmek için adım atmamız gerekmektedir.

ROMATOİD ARTRİTİ OLAN HASTALARIMIZA TAVSİYELERİMİZ

RA’i olan hastaların klinik tablolarındaki seyir son derece farklı olmaktadır. Kimisinde çok ağır bir tablo olurken, kimisinde oldukça hafif bir klinik gözlemlenebilir. Bunun sebebi tahmin edilebileceği gibi genetik  faktörler yanında maruz kalınan ve değişkenlik gösteren çevresel etmenlerdir.

  1. Beslenmenin düzenlenmesi burada en önemli basamaklardan birisi olacaktır.
  2. Bağışıklık sistemini olumlu yönde etkileyen spor yapma da oldukça güzel bir seçim olacaktır. Ancak vücudu yoracak ağır sporlardan ziyade yüzme ve germe sporları çok daha faydalı olacaktır.
  3. Stresten olabildiğince uzak durmaya çalışmak, bağışıklık sistemini olumlu yönde etkileyecektir. Spor, yürüyüş, bilinçaltı terapileri veya kişiye özel uygulamalar bu konuda da çok etkili bir tercihtir.
  4. Vücudunuzdaki sorunun ana temeli olan kronik inflamasyon ve toksin yükünün ortadan kaldırılması yönünde uygulanacak doğal tedavi yöntemleri ile yaşam kalitenizi artırabilir, ilaç mahkumiyetinize ve ilaçların sebep olduğu yan tesirlere maruz kalmadan, çaresi yok gibi görünen bu durumdan kurtularak kendinize yepyeni bir şans verebilir ve sağlığa giden yolda bir adım atabilirsiniz. Vücudunuz aslında tüm iyileşme mekanizmaları ile donatılmış durumdadır.Bunun bilmek ve bu yönde inanarak adım atmak sağlığa ulaşmak için çok önemlidir. Bizim amacımız o iyileşme gücünü ortaya çıkarmaktır.Sizde yepyeni bir hayat tarzı ile adım atarak, yeni bir güne başlayabilir ve bu yeni gün doğumuyla sağlığa pencerenizi açabilirsiniz.

Unutmayalım!  Hastalıklarınızın üstesinden gelmeniz ve sağlığa adım atmanız hususunda yalnız değilsiniz, sağlığa giden yol içinizdeki iyileştirici güçte saklı.

Bu farkındalığa varıp, inanıp, adım atın, sağlıcakla kalın.

]]>
Ankilozan Spondilit https://www.biyofonksiyoneltip.com/2019/10/23/1273/ Wed, 23 Oct 2019 07:10:38 +0000 http://www.biyofonksiyoneltip.com/?p=1273 Ankilozan Spondilit (AS) halk arasında iltihaplı omurga – bel romatizması olarak bilinen, dünya genelinde görülme sıklığı % 0.1-1.4 arasında değişkenlik gösteren , omurgayı etkileyen kronik, ilerleyici, ağrılı romatizmal bir hastalıktır.

 

ANKİLOZAN SPONDİLİTİN SEBEBİ NEDİR?

Nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Günümüzde kalıtımın önemli rolü olduğu bilinmektedir. Bu nedenle genetik geçiş araştırılmalıdır. Her AS’li anne veya babanın çocuğu AS’li doğmaz. Bu genetik geçiş oranı %15 civarındadır. AS’li çoğu hasta HLA-B27 denilen bir gene sahiptir. Bununla birlikte, AS’nin ortaya çıkması için mutlaka HLA-B27 genini taşımak gerekmez. Ayrıca HLA-B27 pozitif insanların çok büyük bir bölümünde de AS ortaya çıkmamaktadır. Diğer genlerin de AS oluşumuna katkısı olabileceği düşünülmektedir. Genetik sebepler haricinde enfeksiyonlar ve çevresel faktörlerin de hastalığı tetikleyici olduğu düşünülmektedir.

ANKİLOZAN SPONDİLİT  HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLMEKTEDİR?

Genellikle genç yaşlarda ortaya çıkmaktadır. En çok 20 ile 40 yaş arasındaki genç erkekler başta olmak üzere kadınları ve ergenlik dönemindeki çocukları da etkiler. AS, ülkemizdeki her 1.000 kişiden 5’inde; her 200 erkek ve her 500 kadının birinde görülür. Ortalama başlangıç yaşı 24 olup, erkeklerde kadınlara oranla 3 kat daha sık görülmektedir.

ANKİLOZAN SPONDİLİTTE VÜCUTTA NERELER ETKİLENİR?

AS’te en tipik olarak omurgada, omurga ile kalça kemiği arasında bulunan eklemde (sakroiliak eklem), kalça eklemlerinde ve göğüs kafesinde inflamasyon (yangı) yaşanır. Periferal eklem tutulumu daha az olmakla birlikte başta ayak topuğu olmak üzere, kasların kemiğe yapışma yerlerinde de olabilir,bu duruma “entezitis” adı verilir. AS’de, ayak bileği, diz gibi büyük eklemlerde simetrik olmayan ağrı, şişlik, kızarıklık – (artrit) gelişebilir. Kalça, el ve ayağın küçük eklemlerinde de artrit olabilir. Göz ve kalp gibi eklem harici organlarda da inflamatuar (iltihabi, yangısal) lezyonlar görülebilir.

ANKİLOZAN SPONDİLİTTE HASTALARIN ŞİKAYETLERİ NELERDİR?

Meydana gelen inflamasyona bağlı hastada özellikle gecenin 2. yarısında veya sabaha karşı  ya da istirahat etmekle artan  yoğun ağrı ve hareket kısıtlılığı yaşanır. AS’in en karakteristik ağrı özelliği bu şekilde seyretmektedir.  Bu tür ağrının sebebi bağışıklık sisteminin patolojik inflamatuar tepkisidir. Bu yakınmalar 3 aydan uzun sürmektedir.

Hastalarda erken dönemde kilo kaybı, yorgunluk, ateş ve gece terlemeleri olabilir. İnflamasyon sırtta ve göğüs kafesinde olmuşsa solunum zorluğu olabilir. İleri dönemde omurga ve eklemlerdeki değişikliklere bağlı şekil bozukluğu ve kamburluk olabilir.

AS’te eklem harici organlarda da şikayetler olabilmektedir. Gözde kızarma, ağrı, ışığa karşı hassasiyet olabilir.  AS’li hastaların %40’ında göz iltihaplanmalarından olan iritis veya üveitis (gözün beyaz kısmında birkaç gün veya daha uzun süren kızarıklık, ağrı veya bulanık görme) gelişebilir. İlk bulgu görme bulanıklığı olur ancak çok şiddetli göz ağrısı da olabilir. Erken tedavi almak ilerlemeyi önlemek açısından önemlidir.

ANKİLOZAN SPONDİLİT  TANISI NASIL KONUR?

Kesin tanı kan tahlili, röntgen ve MR ile konur. İnflamasyon sonucunda bahsedilen kemikler birleşerek tek bir kemik halini alır. Radyolojik olarak yapılan incelemelerde kemiklerin bu şekli almış olması tipiktir.

ANKİLOZAN SPONDİLİT  TEDAVİSİ

AS genel olarak hastanın yaşam kalitesini düşüren romatolojik bir hastalıktır . Tedavisinde hastayı rahatlatabilmek  adına eklemlerdeki ağrıyı ve inflamasyonu azaltıcı, engelleyici bir takım ilaçlar başlanmaktadır.

Non Steroid Anti İnflamatuar İlaçlar, Steroidler, İmmun Sistemi Baskılayıcı İlaçlar, son aşamada da cerrahi tedaviler devreye girmektedir. Ancak bu ilaçların bir çoğu oldukça güçlü ve direkt olarak bağışıklık sistemi üzerine etki eden ilaçlardır. İlaç alınmadığı durumda hastalığın seyri hızla kötüleştiğinden, şikayetler arttığından ilaçları kullanmak zorunda olan hastalar; bir de bu ilaçların yan etkileriyle uğraşmak zorunda kalmaktadırlar. İlaç alınmama durumu da imkansız olan bu hastalık grupları hastaları çaresiz bir kısır döngünün içerisine hapsetmiş bulunmaktadır.

BİYOFONKSİYONEL TIP BAKIŞI İLE ANKİLOZAN SPONDİLİT

Biyofonksiyonel Tıp bakışı, vücudu bir bütün olarak incelemekte ve lokal hastalığa  odaklanmaktan ziyade hastalığın kökenini irdelemeyi seçmektedir. Hastalığımızın adı bu yazıda Ankilozan Spondilit olabilir ancak önemli olan bu tarz hastalıkların zemininde yatan benzer süreçleri  inceleyip, oradaki problemleri ortadan kaldırmaktır.

Aslında bütün kronik hastalıkların zemininde, vücutta değişik derecelerde mevcut bulunan kronik inflamasyon vardır. Kronik inflamasyon arttıkça kronik hastalıklar meydana gelirken, artan kronik hastalıklarsa bu inflamasyonu iyice artırmaktadır. Bu da vücudumuzda içinden çıkılamayacak bir kısır döngüye sebep olmaktadır.

Gelin inflamasyonun ne demek olduğuna hep beraber bir bakalım. İnflamasyon herhangi bir nedenle hasarlanmış hücre ve dokulardan vücudu temizleyerek tamir eden ve olayları sınırlayan duruma verilen isimdir.” Ee bunun neresi kötü?” diyeceksiniz ve çok haklısınız. Bu aslında bizi koruyan mükemmel ince bir mekanizmadır. Ancak her şey gibi bu mekanizmanın da dengede olması gerekmektedir. İşte sorunumuz tam olarak burada  başlar.Bozulan denge neticesinde artan ve uzun süre devam eden inflamasyon başlı başına ana sorundur.

Sizce neden son yıllarda bu tarz kronik hastalıklarda patlama yaşanmakta? 

Değişen yaşam koşulları nelerdir ki bu derece hasta bir toplum haline geldik?

Hala bu konularda araştırmalar devam etmekte ise de bilinen bir şey var ki o da sürekli olarak yoğun toksinlere maruz kaldığımızdır. Modern ve tüketim çılgınlığına erişmiş bir dünyanın taleplerine yetişebilmek adına sektörlerin yapmış olduğu ufak hileler… Ufak mı dedim? Hemen düzeltmeliyim. Vücudumuz için korkunç derecede büyük olan hileler. Gün içerisinde en başta beslenme ile maruz kaldığımız sayısız kimyasal maddeler, hava kirliliği ile soluduğumuz zehirli gazlar gibi zararlı unsurlar geçmişten günümüze inanılmaz derecede artmış bulunmaktadır. Benzer sebeplerle aldığımız gıdalardaki besin değerleri  inanılmaz ölçüde azalmıştır. Neden basit bir üst solunum yolu enfeksiyonundan günlerce kurtulamıyoruz; ya da aynı şekilde 1 yıl içerisinde kaç kere hastalanıyoruz ? Eski günlerinize oranla sağlıksız günlerinizin arttığını, ilaçsız günlerinizin azaldığını fark ediyorsunuz değil mi ?

İşte sorun bu. Bu kadar zararlı madde ile baş etmeye çalışan bağışıklık sistemimizin artık kafası allak bullak ve ne ile savaşacağını bilemez durumda. Ya her şeye aşırı tepki vermeye başlıyor ve kendi sağlıklı hücrelerine de saldırıyor ki tıp dilinde biz bu duruma otoimmün tepki diyoruz;  ankilozan spondilit ya da diğer romatizmal-otoimmün hastalıklarda olduğu gibi bağışıklık sistemimiz sağlam doku ve hücrelere saldırıyor ya da kendini tetikleyen herhangi bir unsura karşı başladığı savunmayı sona erdireceği noktayı bilemiyor ve kronik hale geliyor; dema ede gelen uzayan süreçte ise   vücudumuzu basit bir üst solunum yolu enfeksiyon ajanına karşı dahi koruyamayacak hale geliyor.   

Peki biyofonksiyonel bakış açısı bize ne sunuyor? Sadece ilaçların ve hekimin içinde bulunduğu bir tedavi süreci değil; asıl olması gerektiği gibi hastayı tedavi sürecine dahil ediyor. Hastayı bir makine parçası gibi değil; biyofonksiyonel bütünlüğü olan bir çerçevede değerlendiriyor. Bahsettiğimiz toksinlere en çok maruz kaldığımız mide barsak sistemini ele alarak, yaşam şeklini tamamen değiştirip özellikle bağırsakları ön plana çıkaran bir tedavi yaklaşımı sunuyor. Bu organlardaki hasarları gidermeye çalışıyor. 

Son yıllarda pek çok TV programında görmüş ya da yapılan çalışmalarla karşılaşmış olmalısınız. “Geçirgen Bağırsak” sorunu. Bu kadar çok kimyasala, gereksiz antibiyotik kullanımı ile antibiyotiğe, siz direk ilaç olarak içmemiş olsanız bile yine yediğiniz hayvansal gıdalara karıştırılmış olan antibiyotiklerden, tarım ürünlerinde kullanılan pestisitlerden vücudunuza aldığınız antibiyotikler ile yine modern dünyanın ve zaman azlığının doğurduğu yepyeni bir beslenme alışkanlığı ile bağırsaklarınızı tamamen bozulduğunu biliyor muydunuz?  Acaba  düşündüğüzde ailenizde, çevrenizde kaç insanda bir şekilde mide bağırsak problemlerinden herhangi birisi mevcut? Sorunun temeli bağırsakların geçirmemesi gereken maddeleri vücuda geçirmeye başlaması ve aşırı yük altında kalan bağışıklık sistemi hücrelerinin aşırı yorgun savaşçılara dönüşmesiyle başlamış oluyor.    

Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit gibi romatizmal hastalıklar, otoimmün hastalıklar, allerjik hastalıklar, stres, kronik yorgunluk, depresyon, fibromyalji… İşte bunlar veya benzerleri sadece bu bozulan sistemsel dengenin sonucu gibi gözüküyor.

Biyofonksiyonel Tıp tedavi sürecine hastanın beslenme alışkanlıklarını değiştirip, bağırsak duvar geçirgenliği ve flora düzenleniyor. Bağışıklık sistemine, sinir sistemine ve diğer sistemlere  reset atıp hücrelere hatıratma yapılıyor. Bu şekilde aslında varolan vücudunuzun kendi iyileşme sürecini ortaya çıkmış oluyor. Yani sorunun kökenine inmek ! İşte işin püf noktası. Yaşam tarzı değişikliği ile kullandığı ilaç sayısı ve miktarı azalan hastalar, iyileşen hastalar ve artık mutlu-huzurlu insanlar…                   

Mutlu insanlarla da mutlu toplumlar…

ANKİLOZAN SPONDİLİTİ OLAN HASTALARIMIZA TAVSİYELERİMİZ

AS’i olan hastaların klinik tablolarındaki seyir son derece farklı olmaktadır. Kimi hasta çok ağır bir tablo ile seyrederken, kimisinde ise oldukça hafif bir klinik tablo görülebilmektedir. Bunun sebebi tahmin edilebileceği gibi genetik faktörler yanın da tabiî ki maruz kalınan çeşitli çevresel etmenlerdir.

  1. O halde bizim beslenmemizi düzenlememiz burada en önemli basamaklardan birisi olmalıdır.
  2. Bağışıklık sistemini olumlu yönde etkileyen spor yapma da oldukça güzel bir seçim olacaktır. Ancak vücudu yoracak ağır sporlardan ziyade yüzme ve germe sporları çok daha faydalı olacaktır.
  3. Stresten olabildiğince uzak durmaya çalışmak da bağışıklık sistemini olumlu yönde etkileyecektir. Spor , yürüyüş , nefes terapileri vb. bu konuda da çok etkili bir tercihlerdir.
  4. Vücudunuzdaki sorunun temeli olan kronik inflamasyonu ve toksin yükünü azaltacak doğal tedavi yöntemleri ile yaşam kalitenizi artırabilir, ilaç mahkumiyetinizden ve ilaçların sebep olduğu yan etkilerden kurtularak kendinize yeni bir şans verebilirsiniz. Vücudumuz tüm iyileşme mekanizmaları ile donatılmış durumdadır. Vücudun asit ve toksin yükünün azaltımı, bağışıklık sisteminin aşırı uyarılganlığının dengelenmesi, vücuda giren oksijenin artırılması, vücudun ihtiyaç ve eksiklerinin tamamlanması, oksidan stresin azaltılması, bağ dokunun arındırılması ve resetlenmesi şeklinde iyileştirici gücün ortaya çıkarılması en büyük hedefimiz olmalı.

Hastalıklarınız karşısında çaresiz değilsiniz. Gelin yeni bir  tarz ile biyofonksiyonel tıp bakışını yakalayın,  yeni bir gün doğumunda pencerenizi açın, sağlığa ve şifaya giden yolda bir adım atın.

Sağlıcakla kalınız….

]]>
Migren https://www.biyofonksiyoneltip.com/2019/10/22/migren/ Tue, 22 Oct 2019 09:46:01 +0000 http://www.biyofonksiyoneltip.com/?p=1267 “Migren” terimi sıklıkla herhangi bir şiddetli baş ağrısını tanımlamak için kullanılsa da, aslında migren baş ağrısı, beyinde meydana gelen spesifik fizyolojik değişikliklerin bir sonucudur. Migren hastalığı genellikle ses, ışık ve kokulara duyarlılıkla ilişkilidir. Buna mide bulantısı veya kusma da eşlik edebilir. Bu tür baş ağrısı genellikle başın sadece bir tarafını etkiler, ancak bazı durumlarda çift taraflı ağrıda ortaya çıkabilir. Ağrı çoğu kez zonklama veya vurma olarak tanımlanır ve fiziksel zorlama ile daha da kötüleşebilir.

Aralıklarla yaşanan migren atakları “episodik migren” olarak adlandırılır. Ataklar son üç aylık süre içinde ayda on beş gün veya daha sık oluyorsa buna “kronik migren” denir. Kronik migrene genellikle kaygı bozuklukları, depresyon ve uyku sorunları da eşlik edebilir. Kronik migren tedavi edilmediği takdirde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.

Beyin ile ilişkili bir hastalık olan migren aslında tüm bedeni etkileyen bir durumdur.  Öncelikli olarak ağrı başı tuttuğu için genel olarak sadece baş ağrısından ibaret olduğu algılanmaktadır. Migreni olanlar bilir. İnsanı hayattan soğutan, günlük aktivitelerinden keyif almasına engel olan, ağrı tuttuğu zaman birkaç gün geçmeyen zor bir durumdur.Bilinen yaygın inanca göre ise migrenin herhangi bir tedavi yöntemi olmadığı düşünülmektedir. Bu yüzden de migreni olan biri onunla yaşaması gerektiğine kendini inandırır ve alınan ilaçlarla anlık çözüm yollarına gider. Oysa migrenin farklı tedavi yöntemleri mevcuttur.

Migren kelimesi Yunancada “hemikrania” (başın bir tarafındaki ağrı) ifadesinden gelmektedir. Günümüzde çok yaygın olarak görülen bu rahatsızlık daha çok kadınlarda oluşmaktadır. Genel olarak baş ağrısı olarak algılanan bir hastalık olsa da yarattığı yan etkiler dolayısıyla aslında tüm bedeni ilgilendiren bir durumdur. Otonom sinir sisteminde görülen bazı belirtilere bağlı olarak ortaya çıkan, orta veya çok şiddetli baş ağrısı olarak tanımlanmaktadır.

Migren kronik bir rahatsızlıktır. Genelde ataklar halinde kendini gösterir, başın tek tarafına yerleşen, zonklayıcı bir ağrıdır. Bu atakların süresi 2 ila 72 saat arasında değişebilmektedir. Migren atakları esnasında baş ağrısının yanı sıra bulantı, kusma, fonofobi (sese karşı hassasiyet), fotofobi (ışığa karşı hassasiyet) gibi durumlar da görülebilmektedir.


MİGREN NEDENLERİ VE TETİKLEYİCİLER

Hormonal değişiklikler: Kadınlar değişen hormon seviyelerine bağlı olarak adet sırasında migren semptomları yaşayabilirler.

Duygusal tetikleyiciler: Stres, depresyon, anksiyete, heyecan veya şok migreni tetikleyebilir.

Fiziksel nedenler: Yorgunluk, yetersiz uyku, omuz ya da boyun gerginliği, kötü duruş ve aşırı fiziksel yorgunluk tüm migrenlerle ilişkilendirilmiştir. Düşük kan şekeri de tetikleyici olarak kabul edilmektedir.

Beslenme: Olgunlaşmış peynirler, alkollü içecekler, sakatatlar, şarküteri ürünleri, deniz ürünleri (kalamar, karides, midye), yağlı ve baharatlı yiyecekler, kafeinli içecekler (çay, kahve, asitli içecekler), çikolata ve kakao, bakla, maya, marine veya salamura veya fermente edilmiş besinler, bazı baklagiller gibi bazı gıdalar migren rahatsızlığı olan hastalarda dikkatli tüketilmelidir.

Özellikle sucuk, çikolata ve domuz eti migren hastalığına sebep olmaktadır. Yapılan araştırmalar alkol tüketiminin migren hastalığının şiddetini arttırdığını göstermektedir.

İlaçlar: Bazı uyku hapları, hormon replasman tedavisi (HRT) ilaçları ve kombine doğum kontrol hapı, olası tetikleyiciler olarak adlandırılmıştır.

Çevresel etkenler: Titrek ekranlar, güçlü kokular, egzost dumanı, yüksek sesler migren başlatabilir. Havasız odalar, sıcaklık değişimleri ve parlak ışıklar da olası tetikleyicilerdir.


MİGREN ÇEŞİTLERİ

Migrenin auralı ve aurasız olmak üzere iki tipi vardır. Aura migrenli kişilerde, ağrıyla birlikte başlayıp, yaklaşık bir saat süren bir durumdur. Bu süre içerisinde hastada görme ve konuşma bozuklukları, gözlerinin önünden siyah noktaların geçmesi, yüzde iğnelenme, güçsüzlük gibi durumlar oluşmaktadır. Migrenli hastaların % 15-30’unda auralı migren görülmektedir. Aurasız migren ise doğrudan doğruya baş ağrısıyla kendini gösteren bir durumdur.

Migrenin neden kaynaklandığı tam olarak bilinmemektedir. Ancak genetik ve çevresel faktörlerin etken olduğu düşünülmektedir. Ek olarak beyinde bulunan serotonin (mutluluk ve canlılık hissi veren nörotransmitter) gibi bazı kimyasal maddelerin azalması veya hiç salgılanmaması durumunda ortaya çıktığı araştırmacıların vardığı ortak fikirdir. Aşırı stres, her şeye üzülüp beyni yormak, her şeye sinirlenmek, gürültülü ortamlarda çok bulunmak, adet kanaması dönemi ve menopoz dönemi de migren oluşumuna zemin hazırlayan durumlar arasındadır.

Migrenin Belirtileri

– Görme bozuklukları,
– Bulantı,
– Kusma,
– Baş dönmesi,
– Ses, ışık, dokunma ve kokuya karşı aşırı hassasiyet
– Yüzde karıncalanma veya uyuşma

Migrenden kaynaklanan baş ağrısı genelde tek taraflı ve tıpkı bir damarın atması gibi zonklayıcı şekilde olmaktadır. Birçok migren hastası ağrının geleceğini saatler öncesinden hisseder. Migren sinyali veren belirtiler arasında sebepsiz yere oluşan mutsuzluk, huzursuzluk, durgunluk ve neşesizlik hali, kaslarda ağrı, mide bulantısı, susuzluk, idrara sık çıkma, ışıktan ve karanlıktan rahatsız olup kendini soyutlama isteği gibi durumlar bulunmaktadır.


MİGREN EVRELERİ

Migren hastaları ağrı gelmeden saatler öncesinden bunu hissederler. Eğer doktor kontrolündeyseler, migren atağını önleyecek bir ilaçları mutlaka vardır. Eğer ilaç zamanında alınırsa, atak büyük ölçüde engellenir. Ancak buna rağmen önüne geçilemeyen migren atakları da vardır. Migrenin öncesinde, atak süresinde ve sonrasında olmak üzere farklı evreleri bulunmaktadır.

Prodrom Evresi: Bu evre baş ağrısından saatler ya da günler öncesinde oluşmaktadır. Hastaların yaklaşık %60’ında prodromal evre görülmektedir. Bu evrede değişen ruh halleri, depresyon, zihinde yorgunluk, kabızlık, ishal, ışığa, sese ve bazı kokulara karşı aşırı hassasiyet gibi durumlar olmaktadır.

Aura Evresi: Migren ağrısından ortalama 20 dakika önce oluşur. Ağrı esnasında da ağrıya eşlik eden bir evredir. Belirtiler arasında tek taraflı görme kaybı, ışınsal tarzda renkli titrek çizgiler ve siyah noktacıklar görme, kolda, bacakta karıncalanma ve uyuşma hissi bulunmaktadır.

Baş Ağrısı Evresi: Genellikle kademeli olarak başlayan orta ve çok şiddetli baş ağrılarından oluşan evredir. Ağrının süresi 2-72 saat arasında değişmektedir. Tek taraflı, zonklamayla kendini gösteren, fiziksel aktiviteyle şiddetlenen ağrılardır. Yetişkinlerde bu evre 4-72 saat arasında değişirken, çocuklarda 1 saatten daha az sürmektedir. Migren ataklarının sıklığı değişkendir. Yaşam boyunca çok az sayıda olabildiği gibi, haftada birkaç defa olan vakalar da vardır. Ağrı esnasında bulanık görme, burun tıkanıklığı, ishal, sık idrara çıkma, boyunda sertleşme gibi belirtiler olmaktadır.

Postdrom (Ağrı Sonrası) Evresi: Migrenin etkileri ağrı geçtikten birkaç saat hatta birkaç gün boyunca bile sürebilir. Buna postdrom denmektedir. Ağrı geçtikten sonra hasta kendini çok yorgun hissedebilir. “Akşamdan kalma” diye tabir edilen kafada bir ağırlık ve sersemlik hali olmaktadır. Kavramada zorluk, güçsüzlük hali, mide ve bağırsak hareketlerinde değişiklik de ağrı sonrası yaşanan durumlar arasındadır.


MİGRENİ ÖNLEYİCİ TEDBİRLER

Migrenin oluşması önlenemeyen bir durumdur ancak ağrı ataklarını önlemek kısmen de olsa mümkündür. Migren atağının gelmesi için tek bir tetikleyici yeterli olmaz. Üst üste gelen ve biriken etmenler ağrı ataklarının başlamasına yol açmaktadır. Yapılan araştırmalara ve anketlere göre migren ataklarının en sık sebepleri arasında stres, yorgunluk, öğün atlama gibi durumlar bulunmaktadır.

Bunun yanında:

Yeterince yememek ve aç gezmek

Göz alıcı ve parlak ışığa maruziyet

Aşırı gürültülü ortamlarda çok bulunma

Seyahat gibi hava değişiklikleri

Bazı yiyecek ve içecekler (her insan için farklıdır, kişi kendi deneyimleri sonucu bir liste hazırlamalıdır)

Endişe, üzüntü, heyecan, tartışma gibi duygusal değişiklikler

Baş, boyun, diş ve çene ağrıları

Adet dönemi, gebelik, doğum kontrol haplarının kullanımı gibi hormonal değişikliklere yol açan etmenler de migren ataklarını tetikleyen şeylerdir.


MİGREN TEDAVİSİ

Migren tedavi edilebilir bir hastalık olmasına rağmen, toplumdaki genel kanı tedavi edilemediği ve hastanın migren ile yaşaması gerektiği yönündedir. Yetişkinlerde daha farklı yöntemler uygulanırken, çocuklarda sadece terapi yöntemlerinin işe yaradığı görülmüştür. Migrenin birkaç tedavi yöntemi mevcuttur. Bu tedavi yöntemleri arasında en sık tercih edileni ilaçla tedavisidir. Bu yöntemde migreni önleyici ilaçlar kullanılmaktadır. Bu sayede atakları ve ağrı şiddetini %50 oranında azaltmak mümkündür.

Migren tedavisi, ilaç ve ilaç dışı tedavi olmak üzere ikiye ayrılır.

İlaç dışı tedavileri şu şekilde sınıflandırabiliriz:

  • Hastanın hastalık hakkında bilgilendirilmesi
  • Yaşam şeklinin düzenlenmesi:

– Düzenli uyku ve beslenme

– Egzersiz

– Relaksasyon teknikleri

  • Tetikleyicilerin farkında olma ve kaçınma

– Diyet (Alkol, nitritler, aspartam, peynir). Glutensiz özel diyetler, migren ağrısının azaltılmasında yardımcı olabilmektedir.

– Çevresel faktörler (Parlak ışık, hava değişiklikleri, yükseklik, koku)

– İlaçlar

– Hormonal faktörler (Menstruasyon, ovulasyon, oral kontraseptif)

  • Biyofeedback
  • Kognitif-davranışsal tedaviler

 

Migren Tedavisinde Akupunktur

Akupunktur yöntemi  migren tedavisinde kullanılan en etkili yollardan biridir. Migreni olan birinin ağrı eşik seviyesi çok düşüktür, akupunktur sayesinde ağrı eşiği yükseltilir. Ayrıca akupunktur ile vücut ve beyin omurilik sıvısında bulunan bazı hormonların (endorfin, histamin, serotonin, prostaglandin) salınımı sağlanarak migren ağrısı engellenir. Akupunktur tedavisi her seansı 20-40 dakika süren, 15-20 seanstan oluşmaktadır. Verimli bir sonuç elde etmek için bu seansların tamamının gerçekleşmesi gerekmektedir. Tedavi sonrası migren atakları seyrekleşir veya tamamen ortadan kalkabilir.

Migren Tedavisinde Bitkiler

Bunlara ilave olarak adaçayı, biberiye, zencefil gibi bitkilerden yapılan çayların tüketilmesi de migren ağrılarını hafifletmeye yarayan, anlık çözümlerdir. Bu şifalı çayları düzenli olarak tüketirseniz migren krizlerinin daha az tekrarladığını görebilirsiniz. Bitkisel karışımlar migren hastalığına iyi gelmektedir. Biberiye, kuşdili otu, melisa otu migren tedavisinde bitkisel kürlerin yapımında kullanılmaktadır.

Migren sıklığını azaltmaya yardımcı olabilecek yaşam tarzı değişiklikleri

– Yeterince uyuma
– Stresi azaltmak
– Bol su içmek
– Bazı gıdalardan kaçınmak
– Düzenli fiziksel egzersiz

Özetleyecek olursak; Tüm kronik hastalıklar gibi migren hastalığında da kişinin ağrı eşik seviyesi düzenlenmesi, hormonal düzensizliklerin tedavisi, beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri, temel ihtiyaçların tesbiti ve düzeltilmesi,sindirim sisteminin gözden geçirilmesi ikinci beyin olan bağırsakların geçirgenlik ve flora düzeltimi, vücudun oksijenasyonunun artırılması, asit yükün azatlımı, vücudun toksinlerden arındırılması, vücudun antioksidan kapasitesinin artırılması ile şifaya ulaşmak mümkün.İçimizdeki iyileştirici gücü unutmaksızın doğru tedavi yaklaşımları ile mevcut kronik hastalıklardan kurtumak için biyofonksiyonel tıp bakışını anlayarak vücudumuza bir şans verelim ve sağlığa ulaşmak için bir adım atalım.

Sağlıcakla kalınız….

]]>
Kronik Hastalık – Kronik Yorgunluk – Denge Sinir Sistemi – Yapım ve Yıkım https://www.biyofonksiyoneltip.com/2019/10/17/kronik-hastalik-kronik-yorgunluk-denge-sinir-sistemi-yapim-ve-yikim/ Thu, 17 Oct 2019 06:29:18 +0000 http://www.biyofonksiyoneltip.com/?p=1257 Sinir sistemi ( SS ‎) adeta vücut üstü bir sistem konumundadır. Bu sistem, çeşitli yapılardan oluşmaktadır. Vücudumuz  bu yapılar vasıtasıyla çevreyle iletişim kurar ve aynı zamanda vücudun içinde meydana gelen birçok mekanizmayı yönlendirir. İşte bu çerçevede sayıları çok fazla olan vücut sinirleri, periferik sinir sistemi ( PSS ) denilen bir sistemi oluşturur. Beyin ve omurilik ise merkezi sinir sistemi‎ (MSS) olarak tanımlanmaktadır.

Otonom sinir sistemi ( OSS ) vücudun hayati öneme sahip temel fonksiyonlarının hepsini kontrol eden sistemdir. Bu sistem gece ve gündüz aralıksız aktif olup vücutta istem dışı gerçekleşen kalp atışı, sindirim, solunum, tansiyon veya idrar kesesinin işlevi gibi fonksiyonları kontrol eder. Bedensel zorlanma durumunda ortaya çıkan terleme veya nabzın hızlanması gibi fonksiyonlar da otonom sinir sistemi tarafından yönlendirilen süreçlerdir. Otonom veya başka bir deyişle vejetatif sinir sistemi, vücudumuzda kendi  istemimizle etkileyemiyeceğimiz tüm organ fonksiyonlarını yönlendiren kısımdır.(kalp atışı, nefes alma ,terleme …)  Mesela ; Korktuğumuzda kalp hızımız ve solunumumuz hızlanır ve yüzeyselleşir, ağzımız kurur, kaslarımız gerginleşir, avuç içlerimiz terler ve belki koşmak isteyebiliriz. Bu vücutsal değişikliklere otonom sinir sistemi aracılık eder. Otonom sinir sistemi kalp kası, düz kas ve dış salgı bezlerini kontrol eder.

Hipotalamus, (  beyinde talamusun altında bulunan ve üçüncü ventrikülün tabanını oluşturan önbeyin bölgesidir. Küçük nukleuslardan oluşur ve en önemli görevlerinden birisi hipofiz bezi aracılığı ile beyin ve endokrin sistem arasındaki bağlantıyı sağlamaktır.)   iç ortamın sürdürülmesi olan hemostasizi (vücut iç dengesi) sağlayacak vücutsal yanıtları düzenler.  Hipotalamus,  otonom sinir sistemi, endokrin sistem ve motivasyonla ilişkili nöral sistemle ilgilidir. Otonom sinir sistemi viseral ve büyük oranda istemsiz duysal ve motor sistemdir.

Otonom sinir sistemi  temel de 3 bölümde incelenir:
1. Sempatik
2. Parasempatik
3. Enterik

Sempatik ve parasempatik sinir sistemleri düz kas, kalp kası ve dış salgı bezlerini innerve eder. Duysal lifler spinal yada kranial sinirler ile merkez sinir sistemine ulaşır. Motor yanıtlar pre ve post gangliyonik nöronlarla ulaştırılır. Enterik bölüm daha çok otonomiye sahiptir. Merkezle minimal ilişkileri vardır. Sindirim reflekslerine aracılık eden duysal ve motor reflekslerden oluşur.

Otonom sinir sisteminde ,sempatik sinir sistemi  ve parasempatik sinir sistemi  diye adlandırılan ve organlara karşıt türde, dengeleyici veya birbirini tamamlayan şekilde  etki gösteren  kısımlar önemlidir.

Amerikan fizyolog Walter B. Cannon ilk defa sempatik ve parasempatik sistemlerin farklı fonksiyonlarından söz etmiştir. Parasempatik kısım, dinlenme ve sindirim, sempatik kısım ise acil durum reaksiyonlarını (savaş yada kaç reaksiyonları) düzenler. Acil durum karşısında iç ve dış ortam şartlarında ani değişiklikler oluşturulması gerekir. Deneysel olarak sempatik sinir sistemi ortadan kaldırılmış hayvanlar sadece ılık ortamda ve her türlü stresten uzak tutularak yaşatılabilir.

Bu iki sistem Cannon’un iddia ettiği gibi basitçe birbirinden ayrı değildir. Her iki sistemde de tonik bir aktivite vardır,  birbirlerini etkileyebilirler ve pek çok davranışta somatik sistemle birlikte hareket edebilirler.

Sempatik sinir sistemi ; vücudun artan aktivitesi durumunda veya stres durumlarında enerji tüketimini uyarır, örneğin kalp atışları ve nefes alıp vermeyi hızlandırır veya tansiyonu yükseltir.

Parasempatik sinir sistemi ; daha çok sükunet ve dinlenme zamanında enerjinin depolanması ve yapılanması sürecini kontrol eder, örneğin kalp hızı yani nabız düşer, salgi bezlerinin uyarılması ve sindirim sistemi kaslarının hareketi yavaşlar.

Tüm kainatta olduğu gibi insan vücudunda da bir denge söz konusudur.İnsanda bulunan tüm organ ve sistemlere bakıldığında sağlıklı olma halinin aslında dengede bulunma haliyle eşdeğer olduğunu görüyoruz.Ne zaman  sistemlerde bir denge bozulur  (fiziksel-hormonal-kimyasal-sinirsel-ruhsal vb.) işte o zaman hastalıkların ortaya çıkışı ile karşı karşıya kalırız.

Vücutta denge halinde olan bir çok sistemlerden en önemlilerinden biriside sempatik ve parasempatik sistem dengesidir. Birbirinin zıttı gibi görünen ancak aslında birbirini tamamlayan bu iki sistem vücutta çok etkindir. Kısa süreli stres durumlarında sempatik etki ile salgılanan adrenalin, noradrenalin ve kortizol gibi hormonlar geçici süre etkilerini ortaya çıkarıp sonrasında normal seviyelerine inerler.Yoğun ve uzun süren stres (fizik, psişik) neticesinde bu hormonların uzun süre salgılanmaları dengeyi bozar.Kısa süreli salınımlarda vücuda faydalı olan bu hormonlar uzun süreli salındığında vücutta yıkıcı etki göstermeye başlarlar.Bu yıkıcı hormonların etkisi altında olan vücut, olağan üstü hal dönemi gibi asgari ve hayatta kalacak ana ihtiyaçların dışında tüm fonksiyonları durdurur. (yenilenme, tamirat, büyüme, gelişme)

Sempatik etki altında bu sürecin uzaması yapım-yıkım dengesini yıkım yönünde bozmaktadır. Uzun süreli salınımda yıkıcı etki gösteren adrenalin, noradrenalin ve kortizol gibi hormonların yüksekliğinin  devamında yapıcı etki gösteren melatonin, dopamin, serotonin ve vitamin d gibi hormonların seviyelerinin düşüklüğü ile karşı  karşıya kalmaktayız.Özetle sempatik etkinin artması yıkımı parasempatik etki ise yapımı temsil eder.Bu denge yıkım lehine bozulduğunda kronik hastalıkların oluşumu sürecine girilmiş olur.

Biyofonksiyonel Tıp bakışı ile uyguladığımız tedavi ve yaklaşımlarda vücudu sempatik etkiden kurtarmak , daha çok vücudu parasempatik moda  alaraktan sistemlerde yapım sürecini başlatmak ana hedeflerimizden birisidir.

Tedavi yaklaşımları ile parasempatik etki artırıldığında vücut rölantiye-dinlenmeye-sakinliğe-huzura geçmekte, salınımı artan dopamin-serotonin-endorfin-oksitosin-melatonin-vit d nin etkileriyle sağlığa ve iyileşmeye giden süreç başlamaktadır.

Biyofonksiyonel Tıp Kliniği

Sağlıcakla kalınız…..

 

]]>
Kronik Yorgunluk, Obezite, Kronik Hastalık, Mitokondri https://www.biyofonksiyoneltip.com/2019/09/27/kronik-yorgunluk-obezite-kronik-hastaik-mitokondri/ Fri, 27 Sep 2019 19:35:45 +0000 http://www.biyofonksiyoneltip.com/?p=673 İnsan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre var. Her bir hücrenin içinde ise erkeklerde 5-10 bin, kadınlarda 10-15 bin civarında mitokondri  (enerji üreten organel) bulunmaktadır. Sürekli canlılık için gerekli enerjiyi üreten mitokondriler, aslında vücutta sayı olarak en fazla orana sahiptirler.

70 kilo bir insanda yaklaşık beyin doku ağırlığı 1,4 kg dır.Yani vücudun ellide biri oranında ağırlığa sahip olan beyin dokusu ,üretilen toplam enerjinin yüzde 25’ni kullanır. Bir hücre ne kadar enerji  tüketiyorsa o kadar çok mitokondriye yani santrale sahip olmalıdır. Örneğin kalp kası hücrelerinin yarısı mitokondrilerden oluşuyor. Enerjiye çok ihtiyaç duymayan yağ hücrelerinde ise bir iki adet mitokondri bulunuyor.

Ne kadar çok ve sağlıklı mitokondriniz varsa o oranda enerji üretirsiniz ve üretilen enerji o seviyede kaliteli olur.

Son yıllarda Kronik hastalıkların daha çok artmasının perde arkasındaki ana nedenleriden biride mitokondrilerin zarlarının bozulması ve görevlerini yapamama durumlarıdır. Aşırı gıda tüketimi özelliklede çöp gıda tüketimi mitokondrileri bozmaktadır. Yaşlanmaya bağlı kas kaybı ile de mitokondri sayıları azalmaktadır. Daha kontrollü beslenerek ve daha çok hareket ederek mitokondrilerin iş yükü azaltılabilir.

Beslenme günlüğünüzde rafine çöp karbonhidratlar (yani şeker, un, nişasta,hazır tatlı pasta vs) fazlaysa,  ağır metaller, kimyasal toksinler, renk, tat vericiler çoksa mitokondrileriniz kısa bir süre sonra yorulacak ve bozulacaktır. Bu “oksidatif/paslandırıcı” durum karşısında becerisi azalan, gücü kuvveti kalmayan mitokondriler  sadece toksinleri temizlemekte zorlanmakla kalmaz, yağları yakmada da problem yaşamaya başlar. Yakılamayan yani mitokondrinin içinde Krebs döngüsüne sokulamayan yağlar ise trigliserid olarak dolaşıma verilir ve  karaciğerde, göbekte birikmeye başlayacaktır.Aynı zamanda mitokondrinin kendi zarında trigliserid yoğunlaşması da mitokondriyi daha da tembelleştirir.
Bu durumda insülin duyarsızlığı başlar, yani insülin direnci oluşur.
Sonuç gelsin kilolar, biriksin yağlar……
Mitokondrilerin azalması ve tembelleşmesi kronik yorgunluğa da yol açar. Kronik yorgunların, tembel yorgunların çoğunda sorun mitokondri tembelliği ve fakirliğidir.

MİTOKONDRİLENİZ BOZULURSA VEYA TEMBELLEŞİRSE

Yağlar yakılamıyor ve birikmeye başlıyor. (Artan Göbek Çevresi)
Glikozun hücreye kabulü için çalışan sistemler alt üst olur. Neticede glikoz o hücrelere giremez ve insülin direnci oluşur. İnsülin direnci nedeniyle iskelet – kalp kası ile karaciğere “enerji kaynağı olan glikoz” giremeyince hücreler enerjisiz ve çaresiz kalıyor. Çaresiz kalan hücrelerde, yağlar ve glikoz yakılamadığı için enerji üretme yetisi kayboluyor başka bir “enerji kaynağı” arayışına giriliyor. Ne yazıkki kaslardaki proteinleri devreye sokuyor. Vücut, Kaslarını yakarak -yani kendini yakarak- enerji üretimi yoluna gidiyor. Ürettiği bu yeni glikozu da yeniden yağ olarak depolamayı tercih ediyor.
Kısacası “kas yapıp yağ yakma” hikâyesi tersine dönüyor ve “kas yakıp yağ yapma” dönemi devreye başlıyor. Frenleri patlamış -fren balataları yani kasları yanmış- otomobiliniz (vücudunuz) yokuştan aşağı yuvarlanan bir “yağ depolama aracı”na dönüşüyor.
Yanlış diyet-beslenme yaklaşımları kas yakar.

Her “eksik lokma” daha az mitokondri zehirlenmesi ve mitokondrilerimiz için “daha az yük” demek. Her “fazla” adım iskelet kaslarımızın, kalp kaslarımızın daha fazla mitokondri üretmesi, daha çok enerji üreten yani daha çok enerji tüketen mitokondrilerinin sayısının artması demek. 

Mitokondriyal fonksiyon bozukluğu, sağlığı bozan ana sebeb ve kilo sabotajcısı olduğuna göre, bu durumdan nasıl kurtulacağız? Veya Kurtulamasak da etkilerini nasıl azaltacağız?

Burada en çok sakınmamız gerekenler mitokondrilerimizi en çok zehirleyenler, yani “toksinler” olmalıdır. Çünkü toksinlerin hücrelerdeki direkt ve temel hedefi mitokondrilerdir.


Anlamamız gereken şudur: Birçok sağlık sorunumuz gibi kilo problemimizin de en azından tetikleyicilerinden biri ama çoğu zaman da esas nedeni yorgun, bitkin düşmüş, işini gücünü yapamaz hale gelmiş mitokondrilerdir. Mitokondri tembelliği, yaşadığımız birçok sağlık problemi gibi kilo probleminin de ana nedenlerinden biri, hatta birincisidir.

Mitokondrileri bozan toksinler nelerdir?

  • Basit şekerler: Glikoz ve şurupları
  • Nişasta bazlı früktoz
  • Alkol
  • Ağır metaller (cıva, arsenik, kadmiyum, kurşun)
  • İlaçlar: Statinler (kolesterol ilaçları), parasetamol, kirolon grubu antibiyotikler
  • Asit yükünün artması
]]>